20 Aralık 2015 Pazar

Yararsız Bir Yazı Daha




  Herkese selam! Depresif Merdiven Çocuk oturum açtı. Aslında yazacak adam akıllı bir şey olmamasına rağmen içimdeki yazma aşkına engel olamadım. Dün tüm gün yatıp ölümle ilgili düşünmüşken bugün mutlu hissediyorum. Ruh halimin bu kadar çabuk değişebilmesi sinirlerimi bozuyor. Son günlerde anime izlemeye başladım -özlemişim-. Bu aralar yurilerden gidiyorum, içimdeki yuri sevgisi gittikçe artıyor.
 Bu arada her hafta psikoloğa gittiğimi biliyor muydunuz? Okulun ücretsiz rehberlik servisini sömürüyorum. Daha önce toplu terapiye katıldığımı yazmıştım. Heh, bıraktım onu. Aradığımı bulamadım çünkü. Ne arıyordum ki zaten? Terapinin amacı sosyal fobili insanlara yardım etmekti. ama çok sıkıldığım için bıraktım. Sonra bir arkadaşımın ısrarlarıyla kişisel görüşme için randevu aldım. Hoş, sadece iki haftadır gidiyorum şu anlık bir yorum yapamayacağım. Her şeyden kaçma eğiliminde olduğum için bir daha randevu almayayım diyorum ama ikidir adam benimle çıkışa kadar gelip ben randevu alana kadar bekliyor. (Kaçma eğilimimi fark etti belki de.) Bana iyi gelen her şeyden neden kaçmak istiyorum?  Belki de bu hafta psikoloğumun dediği gibi kendimi çok değersiz gördüğüm için. Kendime olan bakışımı anlattığımda suratında şaşkın bir ifade oluştu zaten. Sürekli ''Hayatta önemsediğim tek kişi kendimim.'' dememe rağmen bunun koca bir yalan olduğunu biliyorum. Ben kendimle yaşayamıyorum.
 Bir hafta önce birkaç günlüğüne eve gittim. Biraz kafa toplamak ve yalnız kalmak için. Aslında istediğim tek şeyin odama tıkılıp kalmak ve hiç dışarı çıkmamak olduğunu fark ettim. Ne okumak istiyorum ne de çalışmak. (Hayır, tabii ki de zengin koca hayali de kurmuyorum.) Bunu anneme söylediğimde azar işitmeyi beklesem de beni şaşırtacak şekilde ''İstemiyorsan okuma.'' dedi. Çok şaşırdım ve okulu bırakmayı ciddi ciddi düşünmeye başladım. Şu anlık tam bir karar vermedim. Sanırım kendime biraz zaman daha vereceğim.
 Geçen gün bir sunum yaptım. Nasıl olur hiç anlamam ama ne zaman sunum yapsam insanlardan iltifatlar duyarım. Sunumu yapıp oturduğumda hoca diğerlerine sunum hakkında yorum yapmalarını istedi. (Her öğrenciye yaptı bunu tabii.) Arkadaşlarım benim için ''Çok ciddiydi.'' ''Kendine çok güveniyordu.'' gibi olumlu yorumlarda bulundular. En son hoca benim güçlü bir kız olduğumu söyledi. (Alt tarafı beş dakika sunum yaptık yahu.) Gülümsedim ve teşekkür ettim. İçten içe böylesine çökmüşken dışımdan nasıl güçlü gözükebildiğimi merak ettim.

14 Aralık 2015 Pazartesi

Çıkıs Yolu Bulamamak

           
                               
Yeni bir şehirde yeni bir hayata başladığımda her şeyin düzeleceğini sanmam tamamen aptallıktı. Aslında hiçbir şeyin değişmeyeceğinin farkındaydım, yeni bir şehirde yaşamaya başladım diye tüm sorunlarım çekip gidecek değildi, bunu tabii ki biliyordum. Neden kendime yalan söylemeye devam ettim? Çünkü buna ihtiyacım vardı. Delirmemek için. Sonunda o ''önemli gün'' gelip çattı ve ben hiç bilmediğim bir şehirde tek başıma yaşamaya başladım. Odasından adım atmaya bile korkar hale gelen ben için bu bir dönüm noktasıydı ama beni bile şaşırtacak şekilde yeni hayatıma hemen uyum sağladım. Yepyeni tecrübeler kazanacağımı düşünüp değişeceğimi sanmıştım ama umutsuz ruh halim bana gittikçe yapışmaya devam ediyordu. Bunca senedir kendimi böyle avutuyordum. Yeni bir şehir, yeni bir hayat. Beni kurtaracaktı, kurtalmalıydı çünkü bu benim tek kurtuluşumdu. Eski evimi düşündüm, fırsat buldukça gözlerimi kapatıp orayı düşledim. Orayı kaybetmek beni neden bu kadar etkilemişti? Sürekli neşeli ve umursamaz olan beni nasıl olmuştu da böylesine değiştirebilmişti? Bir evin yasını bu kadar tutmam mantıklı mıydı? Düşündükçe fark ettim ki o evi bu kadar özleyip yasını tutmamın sebebi hayatımdaki her iyi şeyi oraya koymamdı. Orası kendimi ait hissedebildiğim tek yerdi, tüm korkularımdan kaçıp sığındığım ve kimsenin asla bana zarar veremeyeceği yuvamdı. Yaşadığım tüm güzel anların bana hissettirdiği duyguları oraya koymuştum ve artık içeri giremiyordum. Dışarda savunmasızdım ve savaşacak gücümde yoktu.
 Bu zamana kadar bir psikiyatriste gidip ilaç kullanmayı en büyük yenilgim olarak görmüştüm. Nedense tüm sorunlarımı aşabileceğime dair inancım tamdı ve asla bir psikiyatriste gitme gereği duymayacaktım. Ne ara tüm hayallerini kaybetmiş ruhu mezarlıkta birine dönüştüm? Artık vazgeçtim.Eskiden ne kadar sert düşersem düşeyim umudum sayesinde ayağa kalkardım, şimdiyse ayakta durabilmemin tek sebebi haplar. Hayatımda yapmaktan tek zevk aldığım şey uyumak. Bu yüzden haplarım fazlasıyla uykumu getirdiği için gerçekten mutluyum. Neredeyse günümün çoğunu uyumakla geçiriyorum. Yatağa yatıyorum ve gözlerimi kapatıp kendimi eski evimde düşlüyorum. Uyumak kaçmanın en güzel yolu. Dünyadan kopup gitmek, her şeyle bağlantıyı kesmek. Gerçek bir ''kaybeden'' olduğumu düşünüyorum. Tek yaptığım her şeyden kaçıp durmak. Hiç kimseden sevgi dolu sözcükler duymak istemiyorum, tek istediğim çok ama çok derin bir uykuya dalmak.

7 Kasım 2015 Cumartesi

Kürkçü Dükkanıma Döndüm

 Neden yazamıyorum? Ne kadar uğraşsam da kelimeler bir araya gelip anlamlı cümleler oluşturmuyor. Sadece depresif ve bunalmış zamanlarda yazdığım için belki de bu isteksizliğim, buraya geldiğimden beri öyle hissetmedim çünkü. Çöpten saydığım beş senenin ardından bir insan gibi yaşamanın keyfine varmak istedim, bu yüzden yazmaya da vakit bulamadım. Önceden insan gibi hissetmiyor muydum yani? Evet, sadece temel ihtiyaçlarını giderebilen duygusuz bir robottum çünkü. Sabah küfrederek uyan, ölü balık gözlerinle aynaya ‘’Merhaba!’’ de, zorla kahvaltı yap, odana tıkılı kal ve gerçekleştiremeyeceğin intiharını düşün, vücuduna bir sürü abur cubur tıktıktan sonra tatsız bir uykuya dal. Ben buydum. Şimdi bunları tamamen atlatmadım tabii ki ama zamanım tekrar akmaya başladı. Anılarım tekrar oluşmaya başlıyor, tekrar ‘’tat’’ almaya başlıyorum bazı şeylerden. Yaptığım seçim kötü sonuçlanabilirdi ama olmadı. Değişmeye başladığımı hissediyorum, artık yol almaya başladım. Hala yaşamak için bir amaç bulamadım o ayrı. Yürüyorum bol bol, yürürken de düşünüyorum. Ben bu hayatı neden yaşıyorum? Varmak istediğim yer neresi? Önümde duruyor o neden inanın, tam önümde duruyor. Arada görecek gibi oluyorum, heyecanlanıyorum ama birden kayboluyor ve göremiyorum. Belki de ortaya çıkacağı zamanı bekliyor. Ben de o zamana kadar rotasız bir gemi misalı bir sağa bir sola sürükleniyorum. Her şeyin bir anda düzelemeyeceğinin farkındayım, sabretmeyi öğrenmeye başlıyorum.
 Adına ne derler bilmem ama filmlerde görmüşsünüzdür hani ortak problemleri olan insanlar çember şeklinde oturur, herkes kendinden bir şeyler paylaşır. Eskiden olsa asla cesaret edemezdim ama o tarz bir şeye katıldım. O kadar sosyal fobiliyi bir arada görmek saçma bir şekilde komik geldi. Sosyal fobinin bizden neler götürdüğünü konuştuk, ağlanacak halimize bol bol güldük. Çok ağır vakalar yoktu gerçi ileri derecede sosyal fobili bir insan o tarz bir şeye katılamaz diye düşünüyorum. Pazartesi de psikiyatri randevum var, onunla sosyal fobi değil de daha çok okb ve ölüm korkusu hakkında konuşacağım. Bu sene bol bol vaktim var gibi. Hazırlık -şu anlık- çok ağır değil.
 Aslında şehir dışına gittiğimde evimi gerçekten özleyeceğimi düşünmüştüm ama tam tersi hiç sıkıntı çekmiyorum. Gerçi orayı hiçbir zaman evim olarak kabul etmedim. Ailem odamı değiştirmiş, yeni odama da pek alışamadım kendimi şimdiden misafir gibi hissettim.
 Sözde kısa hikayeler yazıyordum ama devamı gelmedi. Gelecek. Sadece zaman lazım bana, onları yarıda bırakmaya niyetim yok. Ha bir de yapmam gereken bir challenge var unutmadım onu. Yakın zamanda onu da yapmaya düşünüyorum. Şu üstüme serpilmiş ölü tozlarından silkinmem lazım.

16 Eylül 2015 Çarşamba

 Bu bloğu neden açtım aslında bilemiyorum. İçimi boşaltmak için? Tuttuğum günlükler neyime yetmemişti? Belki de çektiğim sonsuz acıların(!) insanlar tarafından okunmasını istedim. Hayır, aslında okunmasını istemiyordum. Okunma ihtimali benim için yeterdi. Ekran başındaki birinin benim yazdıklarımı okuması benim gibi biri için bayağı stresliydi.
 Aslında yazmaya yetenekli olmadığımı biliyorum, kurgu yeteneğimde sıradan. Benim için bir problem değil zaten bu. Peki neden yazıyorum? Yarattığım onca karakterin amacı neydi? Çünkü onlar benim yerime yaşıyorlar, benim yapmak isteyipte yapamadıklarımı yapıyorlar ya da söyleyemeye cesaret edemediğim cümleleri onlar sayesinde söylüyorum. Örneğin dün ansızın yazdığım "Makinalaşmak İstiyorum"un adı, cinsiyeti hiçbir haltı belli olmayan karakterini ele alalım. Neden yazdım? Çünkü anlatmak istiyordum, o karaktere kendimden çok şey kattım. Orda yazılanların çoğu bendim -ama merak etmeyin bir evsizi öldürmedim-. Ne yani? Bu yazılarını okuduğunuz kız senelerini hayali bir insanla konuşarak geçirmiş olabilir mi? Ya da kaç sene önce gördüğü bir kızı hâlâ unutamıyor mu? Kendini bir soytarı olarak mı görüyor? Neyse. Kendim olmaya bir gram cesaretim olmadığı için "Ben yaptım." yerine "O yaptı." demek daha rahat. Düşüncelerim tepki çekse dahi suçu onların üstüne atabilirim. Korkakların yolunda emin adımlarla yürüyorum, artık geri dönebileceğimi de sanmıyorum.

15 Eylül 2015 Salı

Makinalaşmak İstiyorum (Bölüm 1)

   Küçüklükten beri kendimi diğer insanlardan geride kalmış hissederdim. Onlar güle ağlaya yollarında ilerlerken ben her adımımda yere çakılıp kalıyor, sürünerek ilerlemek zorunda kalıyordum sanki. İnsanların yapması gereken en doğal davranışları yaparken bile üstün bir çaba sarf ediyor olmam beni dayanılmaz bir sıkıntıya sürüklüyor ve bu yetersizliğimden dolayı kendime karşı hiç dinmeyen bir öfkeye hapsediyordu.
"Neden böyleyim?"
Bu soruyu kendime sürekli sormama rağmen cevabını bulamıyordum. Belki de böyle olması gerekiyordu. Denge böyle sağlanmalıydı. Hayat sahnesinde herkes başrol olamazdı, bazılarının en arkada durması ve kalabalık yapması gerekirdi. Ben de böyle biriydim. Aptaldım, hiçbir yeteneğim yoktu, güzel de değildim. İnsanlar bana baksalar da beni görmüyorlardı. Kaderim böyle bir yaşam sürmekti demek. Kabullendim. Okul hayatım boyunca beni soytarı yerine koyup dalga geçenlere karşı koymayışım bu yüzdendi. Onlardan daha aşağıdaydım,karşı koymamalıydım. İnsanlar ait olduğu sınıfı bilmeli ve sınırlarının dışına çıkmamalıydılar. Benim için hayat kabak tatlısı -hiç sevmezdim- tadında devam ederken arka fonda duyduğum tek ses rahatsız edici saat tiktaklarıydı.
 Lise ikideydim, okuldan çıkmış eve dönüyordum. Uykusuzluk ve açlıktan dolayı başım ağrıyor, kitaplarla dolu çantam omuzlarıma dayanılmaz bir acı veriyordu. O günlerde kafamdaki tek sorun nasıl intihar edeceğimdi. Artık yapmak zorunda olduğum günlük işler bile bana gereğinden fazla sıkıntı veriyor, hayattaki hiçbir şeyden zevk alamıyordum. İyide intihar dediğin şey nasıl yapılırdı? Hiçbir fikrim yoktu. Birdenbire omzuma dokunmuş olan bir el beni düşünce kuyumdan çıkardı. İfadesiz bir suratla omzuma dokunan elin sahibine döndüm.
"Otobüs kartını düşürmüşsün." dedi.
Gülümsüyordu, şu ana kadar gördüğüm en içten ifadeyle. Elime tutuşturduğu karta baktıktan sonra dudaklarımdan belli belirsiz "Teşekkürler." lafı döküldü, duyduğunu sanmıyorum. Tekrar gülümsedi ve telaşlı telaşlı yürümeye başladı. Hafifçe esen rüzgar sarı saçlarını dalgalandırıyordu. Oturup saatlerce izleyebileceğim bir tablo kadar güzeldi. Hakkında tek bir şey bile bilmediğim bu kız çok kısa da olsa gri dünyamı renklendirmişti. Otobüs kartımı sımsıkı tutarken gözden kaybolana kadar arkasından baktım. Ben akordu bozuk bir müzik aleti gibiydim, etrafıma yaklaşan herkes kulaklarını kapatıp yüzünü buruşturarak kaçarken o kainattaki en güzel melodilerin birleşimi gibiydi. Bu hislerde neyin nesiydi? Kendimi hayatımda ilk kez gerçek bir insan gibi hissediyordum.
 Aylar geçti. Artık tek başıma dışarı çıkıp saatlerce yürümek bende alışkanlık olmuştu. İnsan kalabalığının içinde dolaşırken umutsuzca o rengi tekrar görmeyi istiyordum. Onu bulamayacağımın farkındaydım, yine de aramaya devam ettim. Günler geçtikçe dünyam iyice soluklaşıyordu. İntihar etmeye cesaretim yoktu. Yine kalabalık bir caddede yürürken arkamdan her zamanki sinir bozucu sesini duydum:
"Bulamazsın." dedi.
"Aramıyordum ki."
"Bal gibi de arıyorsun."
"Karışma."
"Acınası hâldesin."
"Rahat bırak beni! Bas git!"
Güldü:
"Gidemem ki. Beni sen yarattın sonuçta."
 Ertesi gün edebiyat dersinde, başımı sıraya koyup gözlerimi kapatmıştım. Öğretmen bir şiir okuyacağını söyleyerek sınıfı susturdu. Şiirin adının "Makinalaşmak İstiyorum" olduğunu söyledi. Nâzım Hikmet'indi.
"Trrrrum,
Trrrrum!
Trak tiki tak,
Makinalaşmak istiyorum…"
 Kafamı kaldırıp şiiri daha dikkâtli dinledim.
"Beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!
Her dinamoyu
Altıma almak için çıldırıyorum!
Tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,
Damarlarımda kovalıyor
Oto-direzinler lokomotifleri!

Trrrrum,
Trrrrum!
Trak tiki tak,
Makinalaşmak istiyorum!

Mutlak buna bir çare bulacağım
Ve ben ancak bahtiyar olacağım
Karnıma bir türbin oturtup
Kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

Trrrrum,
Trrrrum!
Trak tiki tak,
Makinalaşmak istiyorum!"

Sınıftakilerin çoğu şiiri saçma bularak gülmeye başlamıştı. Bende şiiri anlamamıştım ama çok hoşuma gitmişti. Başımı tekrar sıraya koydum ve ders bitene kadar sessizce tekrarladım:
"Makinalaşmak istiyorum!"
 Birkaç ay daha geçti. Lise iki bitmişti. Karne dedikleri zımbırtıyı cebime sokuşturarak okuldan çıktım. Kendi kendime tekrar ediyordum:
"Makinalaşmak istiyorum!"
Ona bakarak konuştum:
"Eve gitmek istemiyor canım."
"Eee?"
"Gezelim ama bu salakların gitmeyeceği bir yer olsun."
Bir otobüse atladım ve en arka koltuğa yerleştim. Son durakta indim. Sordu:
"Neden buraya geldik?
"Burda kimse olmaz."
Yüzüme garip garip baktı. Kafa dinlemek için sürekli gittiğim parka geldim. Birkaç aile dışında kimse yoktu, güzeldi. Bir banka oturdum. Şimdi ne yapmalıydım? Yanıma oturdu:
"Buraya intihar etmek için mi geldin?"
"Yoo."
"Maket bıçağını niye aldın o zaman?"
"Kendimi korumak için."
İç çekti, küçümseyici bir iç çekişti bu. Kendimi koruyabileceğime inanmıyordu. Biraz ötedeki bankta yatıp uyuyan kadına baktım. Evsiz olduğu her hâlinden belliydi. Güldüm. Benden bile daha aşağı seviyedeydi. Böyle pis böcekler neden yaşıyordu? Yaşamakta ne buluyorlardı? Bu inat neyin nesiydi? Saatler geçti, hava kararmaya başlamıştı. Ortalıkta hiçbir insan kalmamıştı -evsizi insandan saymıyordum-. Evsiz kadın uyandı ve gözlerini ovuşturarak ayağa kalktı. Yalpalayarak yürüyordu, sakince takip etmeye başladım. Mırıldanıyordum:
"Makinalaşmak istiyorum,
Aynı bir robot gibi duygusuz
Zaman kavramı yitik hâlde
Benden hiçbir eser kalmasın istiyorum
Bu dünyanın griliğinde…."
"Şiirde böyle bir bölüm hatırlamıyorum." dedi.
Gülümsedim:
"Ben ekledim. Olmamış mı?"
"İnsanların şiirlerini değiştirme, saygısızlık bu."
Evsiz kadın hâlâ yalpalayarak yürümeye devam ediyordu. Arkasından seslendim:
"Baksana bir!"
Dönmedi. Benden aşağıda olan bu varlık nasıl olur da beni yok sayardı? Peşinden koşup kolundan tuttum:
"Baksana be!"
Dönüp şaşkınlıkla yüzüme baktı. Gülümseyerek kulaklarını gösterdi. Sağır olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Kolunu bıraktım. Ellerim titriyordu. Korkudan mı? Sanmam. Yüzüme bakmaya devam ediyordu. Nefes alamıyormuş gibi hissettim, sanki bir işe yarayacak gibi gömleğimin ilk iki düğmesini açtım. Ellerim titreyerek çantamdan kağıt ve kalem çıkardım. Sağırların okuma yazma öğrenebilmesi mümkün müydü bilemiyordum. Sonradan sağır olmuşsa bilme ihtimali de vardı. Kağıda aceleyle yazdım:
"Böylesine sefil hâldeyken nasıl olurda yaşıyorsun?"
Değişen surat ifadesine bakılırsa okuma yazma biliyordu. Elimdeki kağıdı alıp boş bir yerine bir şeyler yazıp bana gösterdi:
"Siktir git."
Kağıdı geri alıp yazdım:
"Bana ukalalık taslama. Benden düşük seviyedesin."
 Yüz ifadesi değişti, bana küçümseyici bir bakış atıp yürümeye başladı. Ellerimin titremesi artıyordu. Nefes alışlarım iyice zorlaşmıştı. Bana neler olduğunu bilmiyordum.
"Senin gibi biri beni küçümseyemez."
Peşinden koştum ve üstüne atladım. Çelimsiz olan vücudu bana karşı koyamayacak kadar güçsüzdü. Yüzüne bir yumruk attım:
"Yerini bil! Bok parçası!"
Yüzünü ne kadar yumrukladığımı hatırlamıyorum. Anlayamadığım sesler çıkarıyordu, belli ki yardım istemeye çalışıyordu. Yumruk atmaya devam ettikçe daha da hiddetleniyordum. Sanki bunca zamandır insanlara beslediğim kin gün yüzüne çıkmıştı. Ne kadar süre geçti bilmiyorum, kendime geldiğimde kadının yüzü kan içindeydi, hareketsizce yatıyordu. Üstünden kalktım ve etrafıma bakındım. O, ihtiyacım olduğumda neden ortaya çıkmıyordu? Nefes alışlarım normale dönmüştü. Aklım yavaş yavaş yerine geliyordu sanki. Ben ne yapmıştım? Şimdi ne bok yiyecektim? Hava iyiden iyiye kararmıştı. Kadının kollarından tutup ağaçlıkların arasına çektim. Onu çalılıkların arasına sürükledim, zayıf bedeni uzun çalıların arasında kayboldu. Aklıma başka bir yol gelmiyordu. Ellerimdeki kana baktım. Bir insanı mı öldürmüştüm? Neden bu kadar sakin hissediyordum? Çantamdaki ıslak mendili çıkarıp ellerimi sildim. Bu sıcakta cesedi iyice kokacaktı, polislerin beni bulması zor olmazdı. "Paramı çalmaya çalıştı." desem? "O panikle yaptım." desem? "Bıçaklamaya çalıştı." desem? "Olay yerinde bıçağa rastlamadık." derler mi ki? Aklıma başka bir şey gelmiyordu. Belki bu nedenler cezamı hafifletebilirdi? Kafam çok karışıktı. Otobüs durağına yürümeye başladım. İçimde garip bir heyecan vardı. Onu kurtarmıştım! Bana minnettar olmalıydı. Ben olmasam bu sefalet içinde yaşamaya devam edecekti. Ben ona iyilik yapmıştım.Bu sefillikten kurtulması için elimi kana bulamıştım. Ne kadar fedakar bir insandım!
-bölüm 1 son-
Not: En fazla beş bölüm olmasını planladığım bir hikâye olacak.

6 Eylül 2015 Pazar

"Gereksizler" Bölüm 2:Yeni Yüzler

 Kızıl'ın birkaç kırığı dışında ciddi bir şeyi yoktu ama yine de hareket etmek için çok hâlsizdi. Yorgunluktan uyuyakalmışken Iraz da başında bekliyordu. Belki de birisini aramalıydı ama Kızıl'ın telefonu yanında yoktu. Yorgun yorgun nefes alıp veren Kızıl'a baktı. Neden bu hâle geldiğini merak etse de sormaya çekiniyordu. Zaten alacağı cevap neyi değiştirecekti? Kendisi de çok yorulmuştu. Odaya göz gezdirdi ve az ötede ziyaretçiler için konulmuş iki kişilik koltuğu gördü. Esneyerek koltuğa uzandı ve bacaklarını karnına doğru çekti, uykuya dalması çok zor olmadı.
 Birkaç saat geçmiş olacaktı ki baş ağrısıyla uyandı. Dayak yemiş gibi hissediyordu. Gözlerini zorlukla açtığında Kızıl'ın ona baktığını gördü. Yanında dükkânda gördüğü sarışın çocuk vardı. O da bir sandalyeye yaslanmış uyukluyordu. Kızıl yorgun bir gülümsemeyle sordu:
"İyi uyudun mu?"
Iraz uykulu gözlerle kalkıp yatağın yanına gelmişti:
"Eh. Sen nasılsın? "
"Daha iyi."
Odaya sessizlik çöktü. Gecenin bu saatinde koridordan gelen birkaç fısıltı dışında hiç ses yoktu. Iraz duvardaki camı catlamış saate baktı. Saat sabah dörde geliyordu. Çok yorgundu ve bugün girmesi gereken çok önemli bir sınav vardı. Sıkıntıyla iç çekti:
"Ben artık gideyim. Tekrar geçmiş olsun. " Gideceği sırada Kızıl Iraz'ın kolundan tuttu:
"Teşekkürler. "
Kızıl'ın bakışları o kadar ciddiydi ki Iraz ne diyeceğini bilemedi, bir süre bakıştılar. Iraz en sonunda:
"Kendine iyi bak." diyip odadan çıktı.
Dalgın dalgın hastane koridorunda yürürken soğuk bir elin omzunu kavradığını hissetti:
"Bakar mısın?"
Sesin sahibine baktı. Adam leş gibi sigara ve içki kokuyordu, Iraz ayıp olmayacağını bilse burnunu kapacaktı. Sanki hiç tarak değmemiş gibi olan saçlarını karıştırırken Iraz'ın omzundaki elini hâlâ çekmemişti. Kelimeleri zar zor toparlayarak konuştu:
"121 numaralı oda nerde? Bilir misin?"
Iraz, adamın sorusunu "Bilmiyorum." diye kestirip atacakken 121 numaralı odada Kızıl'ın yattığını hatırladı. Suratında pişkin bir gülümsemeyle karşısında duran adama bakarken ondan hiç hoşlanmadığını belli eden bir tavırla adamın elini alıp omzundan attı:
"Bu koridordan sağa dönün. Üçüncü kapıydı herhâlde."
Adam çok komik bir espri duymuş gibi sırıtmaya devam ediyordu:
"Teşekkürler küçük hanım."
Adam sallana sallana yürümeye devam etti. Iraz biraz da olsa ürperdiğini hissetti. Öyle bir adamla aynı ortamda bulunmaktan bile tedirgin olmuştu. Hastaneden hızla çıktı. Havanın serinliği uykusunu biraz da olsa açmıştı. Sıkıntılı bir sesle söylendi:
"Artık eve gidip uyunmaz da!"
Okulu hastaneye yakın olduğu için yürümeye başladı. Önünden geçtiği mağazanın vitrininde yansımasını görünce yüzünü buruşturdu. Üstünde hâlâ üniforması vardı, saçları dağılmış, gözleri şişmişti. Saatlerce süslenip gelen tikilerin yanında garip gözükeceği kesindi.
"Sınavdan çıkar çıkmaz eve giderim." dedi.
Etraf yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı. Patronun paketinden aşırdığı sigarayı yaktı. Kime olduğunu bilmeden bir küfür salladı. Cadde, işine koşuşturan insanlarla dolmaya başlamıştı. Yanından geçen tüm o bakımlı insanları gördükçe kendini bir sefil bir böcek gibi hissediyordu. Tiksintiyle yüzünü buruşturdu:
"Nasıl içiyorlar bu boku?!"
Sigarayı yere atıp ezdikten sonra okula doğru yürümeye devam etti.
 Sınavdan sonra okuldan hemen çıktı, ders görecek hâli yoktu. Esneyerek, guruldayan karnını susturmak için bir pastaneye girdi. Sonra bir otobüse atlayıp eve gitti, yatağa atladığı gibi uyuyakaldı.
 Gözlerini zorlukla açtı ve telefonunun saatine baktı, saat ikiye geliyordu. Alarmın çalmasına daha bir saat vardı. Üst katta kalan çift yine kavga ediyor, ortalığı kırıp döküyordu. Iraz, yorgunlukla saçlarını geriye attı. Yatarken perdeyi kapatmayı unuttuğu için gözüne rahatsız edici güneş ışığı geliyordu. Güneş ışığıyla birlikte belirginleşip havada uçuşan binlerce tozu görünce yakın zamanda temizlik yapması gerektiğini fark etti. Uykusunu açmak için soğuk bir duş aldıktan sonra kahve içerken hâlâ kavga eden çiftin gürültüsünü dinliyordu. Daha işinin başlamasına zaman vardı ama giyinip erkenden çıktı.
 Patron şaşkın bir ifadeyle Iraz'a bakıyordu:
"Erkencisin?"
"Bugün içimden böyle geldi."
Iraz mutfağa girdi:
"Selam şef! Nasılsın?"
"…"
"Bende iyiyim. Sağol."
"…"
Şef, yani bu küçük dükkânın siparişlerini hazırlayan kişi altmış yaşlarındaydı, hiç konuşmaz, suratında hep donuk bir ifadeyle dolaşırdı. Çalışmaya başladığı ilk zamanlarda Iraz onunla konuşmaya çalışmış ama hiç cevap alamayınca onu dilsiz sanmıştı. Patronun sonradan söylediğine göre dilsiz değildi, kendi isteğiyle konuşmayı bırakmıştı. Hiç kimse bunun nedenini bilmiyordu. Her ne kadar cevap vermese de ona hatrını sormak Iraz da alışkanlık olmuştu.
 Karınlarını doyurmak isteyen işçiler ve para dilenen dilenciler dışında o gün dükkâna gelen kimse olmamıştı. Kızıl'ı merak etse de ona nasıl ulaşacağını bilmiyordu. Kapanma saati yaklaşırken patronu kasanın başında sigara içerken buldu:
"Patron dükkânda sigara içmemelisin."
Patronun gözleri uzaklara dalmıştı, sıkıntıyla iç çekti. Iraz onu rahat bırakmanın iyi olacağına karar verdi:
"O zaman çıkıyorum ben."
Kapıya yöneldiği sırada patronun zayıf sesini durdu:
"Iraz."
"Evet patron?"
"Bulaşma onlara."
Patrona yaklaşarak sordu:
"Kime?"
"O travestiden uzak dur."
Iraz bunaldığını hissetti. Konuşmanın hemen bitmesi için kafasını sallayarak:
"Tamam, uzak dururum." diye geçiştirmeye çalıştı. Patron sigarasını söndürerek ayağa kalktı ve Iraz'a yaklaştı:
"Ciddiyim. Bulaşma onlara. Aralarında tükenirsin."
Patron Iraz'ın omuzlarından tuttu. Iraz kendini çok rahatsız olmuş hissediyor, uzaklaşmaya çalıştıkça patron daha güçlü tutuyordu.
"Tükenirsin!"
Patronun sesi yükseldikçe Iraz korkmaya başlıyor, kurtulmaya çalışıyordu.
"Bırak beni!"
Ne yapacağını bilemez hâldeyken birisinin araya girip onu ittiğini hissetti. Iraz şaşkınlıkla kendini kurtaran şefe bakarken o patronun yüzüne sağlam bir yumruk atmıştı bile. Patron yere yığılmış, histerik kahkahalar atmaya başlamıştı. Şef tiksintiyle yüzünü buruşturmuştu, Iraz onda ilk kez farklı bir duygunun ifadesini görüyordu. Şaşkınlıkla yerde gülüp duran patrona baktıktan sonra şefe döndü:
"Teşekkürler."
Şef ona "Hadi git artık." anlamında bir işaret yaptı, zaten Iraz da burda daha fazla kalmak istemiyordu. Korku ve şaşkınlıkla dükkândan çıkıp hızla yürürken vücudu birisine çarpmanın verdiği etkiyle sarsıldı. Iraz hemen toparlandı:
"Özür dilerim."
"Seni tekrar görmek ne hoş."
Iraz başını kaldırdığında sabah hastanede karşılaştığı adamı gördü, içi ürpertiyle doldu. Bugün hiç bitmeyecek miydi? Adam sigarasından bir nefes çektikten sonra bakışlarını Iraz'ın çalıştığı dükkâna yöneltti:
"Seni şurdan çıkarken gördüm. Orda mı çalışıyorsun?"
Iraz adamın parmağıyla işaret ettiği yere baktıktan sonra başını "Evet" anlamında salladı. Adam bir espri duymuş gibi sırıtarak:
"Yerinde olsam başka bir iş bakardım." dedi ve yürümeye başladı.
Iraz içindeki ürpertiyi yok etmeye çalışarak hızlıca eve gitti. Kendini güvende hissetmek için kapısını iyice kilitledikten sonra yatağına uzandı. İlk kez üst kattaki çiftin kavga etmeyişine üzüldü. Şu an en az ihtiyaç duyduğu şey sessizlikti. Evde çıkan en küçük sese bile bir anlam veriyor, kalbi yerinden çıkacak gibi atmaya başlıyordu. "Keşke televizyonum olsaydı." diye düşündü. En azından bu gergin sessizliği dağıtırdı. "Saçmalıyorum, korkacak bir şey yok." dedi kendi kendini sakinleştirmeye çalışırken. Günün ilk ışıklarını görene kadar gözüne uyku girmedi.
 Uyandığında hava hafiften kararmaya başlamıştı, gerinerek yatağından kalktı ve telefonuna baktı. Saat akşam altıya geliyordu.
"Bayağı iyi uyumuşum."
O gün ne okul ne iş olduğu için rahattı hatta yatağa tekrar uzandı. İç karartıcı grilikteki tavanı izlerken sonunda adam akıllı dinlenebildiği için mutluydu. Karnı guruldamaya başlamıştı. Yüzünü yıkarken aklına Kızıl geldi. Acaba dışarı çıksa onu görme ihtimali ne kadardı? Nasıl olduğunu görmek istiyordu. Çabucak bir şeyler atıştırdıktan sonra dışarı çıktı. Çalıştığı dükkâna doğru yürümeye başladı. Dükkâna yaklaştıkça kalabalık ve sesler artıyordu. Yanından geçtiği kadınlar hararetli şekilde birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı. Dükkâna iyice yaklaştığında önünde bir insan kalabalığı gördü. Bir polis bağırarak kalabalığı uzaklaştırmaya çalışıyordu. Iraz telaşla koşmaya başladı. İnsan kalabalığını zorlukla yararak dükkânın önüne geldi. Camlar tuzla buz olmuştu, dikkâtli bakınca dükkânın içindeki duvara sıçramış kan lekelerini gördü. İçeri girmeye çalışırken biri kolunu sert bir şekilde tuttu:
"Ne bok yiyorsun? Bas git hadi."
Iraz kolunu tutan polise baktı, şok olmuş hâldeydi. Kelimeleri zorlukla toparlayabildi:
"Burda çalışıyordum."
Polis Iraz'ın kolunu bıraktı ve sakin bir şekilde:
"Patronun öldürüldü." dedi.
Iraz ne hissedeceğini bilemiyordu, dükkânın içindeki kan lekelerine tekrar baktı. Polis bu sefer dostâne bir şekilde Iraz'ın omzunu tutarak:
"Hadi. Burda olmaman lazım." dedi.
Iraz cevap vermedi. Tekrar insan kalabalığının içine girdi ve hızlı hızlı yürümeye başladı. Başını kaldırdığında iki gündür Kızıl'ın yanında karşılaştığı sarışın çocukla göz göze geldi. Yüzünde kindâr bir gülümseme vardı. Iraz'a bakmayı sürdürerek:
"Üzülme. Orospu çocuğunun tekiydi zaten." dedi ve yürümeye başladı.
Sıkıntıyla iç çekti. Şimdi ne yapmalıydı? İşini de kaybetmişti. Dükkânın karşısındaki kaldırıma oturdu.
"Acaba şef biliyor mudur?"
İnsanlar ansızın işlenen cinayete ilgisini kaybetmiş olacaktı ki cadde eski sakinliğine geri dönmüştü. Iraz'ın duyduğuna göre patronun yüklü bir miktarda kumar borcu vardı. Büyük ihtimal vurulması bu yüzdendi. Kollarına baktı, dün patronun onu tutup sarstığı yerler morarmıştı.
"Hasta herif."
Aklını kaybetmesi belki bu yüzdendi, öldürüleceğini biliyordu. Peki bunun Kızılla ne ilgisi vardı? Neden "Onlara bulaşma." demişti? Başını ellerinin arasına almış düşünürken birisi tarafından dürtüldüğünü hissetti:
"Şşt baksana kız zilli."
Iraz başını kaldırıp kendini dürten kişiye baktı. Üstüne parçalanmış yeşil bir mont geçirmiş yaşlı adam, bir kısmı dökülmüş olan sapsarı dişleriyle Iraz'a gülümsüyordu. Başındaki lacivert berenin altından bembeyaz kıvırcık saçları çıkmıştı. Bu pasaklı görünüşüne tezat şekilde masmavi parlak gözleri vardı. Adam devam etti:
"Sigaran var mı kız?"
"Yok."
Adam Iraz'ı hâlâ dürtüp duruyordu:
"Hiç mi yok?"
"Yok işte! Bas git!"
"Bağırma bana orospu!"
Iraz sinir bozucu bir sesle güldü:
"Bence sigara yerine sabun ara."
Adam sinirle Iraz'a el hareketi çekerek yoluna devam etti.
"Tüm manyaklar buraya toplanmış sanki."
"Kuşçuyla kavga ettiğine göre çoktan bu mahalleden olmuşsun."
Kızıl'ın sesi neşeliydi, Iraz'ın yanına oturdu. Iraz Kızıl'ı görünce sevinmişti.
"Kuşçu?"
"Buralarda ona öyle deriz. Mahalledeki herkesle kavga eder, aldırma."
Iraz umursamazlıkla omuzları silkti:
"Aldırdığım yok zaten. Sen iyi oldun mu?"
"Önemli bir şeyim yoktu zaten. İyiyim."
"Sevindim."
Birkaç saniye sessizce oturdular. Aşağı sokaktan gelen köpek havlamalarını ve balkonlardaki çatal bıçak seslerini dinlediler. Sessizliği bozan Kızıl oldu:
"Patronunun vurulduğunu duydum."
"Evet. Bayağı kumar borcu varmış." Iraz sıkıntıyla Kızıl'ın yüzüne baktı. "İşsiz kaldım. Ne yapacağım bilmiyorum."
"Bir süre ailenden borç iste. Olmaz mı?"
Ailesi aklına gelince Iraz'ın yüzü düştü. Morali bozulmuş bir sesle:
"Olur tabii." dedi.
Kızıl Iraz'ın moralinin bozulduğunu fark etmişti, bilip bilmeden konuştuğu için kendine kızdı. Konuyu değiştirmek umuduyla gülerek:
"Telefon numaranı verir misin?" dedi. "Yine bir köşede dövülüp kalırsam sana ulaşmam kolay olur."
Iraz önce gülse de dövülmek muhabbeti açılınca rahatsız olmuş hissetti. Birbirlerine telefon numaralarını verdiler. Kızıl iç çekti ve ayağa kalkarak üstünü düzeltti:
"Ben gideyim artık. "
"Kızıl? "
"Efendim?"
Iraz da ayağa kalkmıştı Kızıl'ın gözlerinin içine bakıyordu:
"Yine konuşuruz değil mi?"
"Tabii. Neden olmasın? Görüşürüz."
"Görüşürüz."
 Kızıl aceleyle yürümeye başlamışken Iraz da yavaş yavaş evin yolunu tuttu. İşini kaybetmişti ve ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Para için ailesini arama fikri bile midesinde sancıya neden oluyordu ama başka çaresi kalmazsa onları aramak zorundaydı.
 Eve geldiğinde her zamanki gibi kapısını kilitledi ve üstünü değiştirdi. Yatağına oturup bugün olanları düşündü. Patronun ölmüş olmasına hâlâ inanamıyordu. Patronu pek sevmezdi ama onu sürekli görmeye alışmıştı. Şef hiç konuşmasa da onun yanında kendini güvende hissederdi. Artık ikisi de olmayacaktı. Boğazına bir yumruk oturmuştu sanki, kendini çok yalnız ve korkmuş hissediyordu. "Keşke birdenbire yok olsaydım." diye düşündü ama bu kadar kolay kurtulamayacağını biliyordu.
-devam eder-

3 Eylül 2015 Perşembe

"Gereksizler" Bölüm 1:Karsılasma

 "Seni hiç kimse tanımıyor. Rahat ol."
Iraz, rahatlamak için kendi kendine mırıldanırken bir yandan da üstünü başını düzeltiyordu. Tek yapmak istediği ordan kaçıp gitmek olsa da yapamazdı. Üniversiteye gitmek zorundaydı. Derin bir nefes alıp sınıfa girdi ve bir haftadır aynada çalıştığı gülümsemesiyle herkese "Günaydın. " dedi. Birkaç kişinin de ona gülümseyerek karşılık vermesi onu rahatlatmıştı. "Her şey iyi olacak." diye düşünürken boş bulduğu bir sıraya geçti.
 İlk gün düşündüğü kadar sancılı geçmemisti. Henüz kimseyle tanışmamıştı ama en azından kendisinden tiksinen bakışları artık görmüyordu. Yine de biraz hayal kırıklığına uğramış gibiydi, ortamın liseden farkı yoktu. "Ne bekliyordum ki?" diye düşünürken çantasını aldı ve evine gitmeden önce markete uğradı.
 Sakin ve heyecansız günler birbirini kovaladı ve aradan iki hafta geçti. İnsanlarla çok samimi olamasa da en azından gündelik sohbetler yapabiliyordu. Dersler bittiği gibi işine koşuyor ve işten çıktıktan sonra aceleyle eve gelip diğer işlerini bitirmeye uğraşıyordu. Dinlenecek vakti olmaması işine geliyordu çünkü ne zaman boş kalsa etrafı geçmişin hayaletleriyle sarılıyordu. Artık huzurlu hissetse de hayatında hâlâ bir şeylerin eksikliğini hissediyordu. Çok yalnızdı. Her zamanki monotonlukta geçmiş bir günün akşamında ders çalışırken kulağına cama vurup duran yağmur tanelerinin sesi çalındı. Ders kitabını masaya bırakıp pencereden bakarken:
"Belki de yürüyüş yapsam iyi olur." diye düşündü. Bu şehre taşınalı birkaç ay olsa da daha mahallesini bile adam akıllı bilmiyordu. Üstüne bir hırka aldıktan sonra dışarı çıktı. Şemsiye kullanmayı hiç sevmezdi. Hava iyiden iyiye kararmıştı ve yağmur hızlandığı için cadde boş sayılırdı. Parasının asla yetmeyeceği mağaza vitrinlerine bakarken büyülendiğini hissetti. Derin bir iç çekip başını vitrinlerden kaldırdığında olduğu yerde donup kaldı. Hayır, kötü bir şey olmamıştı. Iraz biraz önce iç çekerek hayran kaldığı tüm mağaza vitrinleri unuttu. Yağmur yüzünden iyice ıslansa da Iraz bunun farkında değildi. Dudaklarından sadece iki kelime döküldü:
"Çok güzel. "
Gözlerini yağmurdan korunmak için bir dükkân altına sığınmış suratında sıkıntılı bir yüz ifadesiyle bekleyen siyah saçlı kadından alamıyordu. Suratındaki ağır ve akmaya başlayan makyajı bile onu çirkin gösteremiyordu. Zaten Iraz'ın dikkâtini çeken kadının mini lacivert elbisesi veya dalgalı siyah saçları değildi. Onu kadına kenetleyen şey bakışlarıydı. Sokak lambasının ışığıyla parıldayan gözleri sanki çok uzaklara bakıyor gibiydi. Sıkıntıyla sigarasından bir nefes çekerek ceketine iyice sarıldı. Yağan yağmura küfreder gibi baktı, nedense yeşil gözleri nefret doluydu.
Iraz yavaş yavaş siyah saçlı kadına yaklaştığının farkında değildi. Hâlâ hayranlıkla ona bakarken siyah saçlı kadının:
"Benimle mi ilgileniyorsun?" demesiyle kendine geldi. Uzaklara dalmış derin bakışları artık ifadesiz bir hâle bürünmüştü, Iraz'a bakıyordu. Iraz başta kadının ne sorduğunu idrâk edememiş gibi boş boş baktı. Kadın zorakî bir gülümsemeyle:
"Genelde kadın müşterilerim olmaz ama bana fark etmez." dedi. Iraz:
"Ne müşterisi?" diye düşünürken kadının:
"Evine mi geleceğim?" demesiyle ne demek istediğini anladı ve kıpkırmızı bir suratla:
"Özür dilerim! " diyip koşmaya başladı. Çok utanmıştı. Telaşlı bir hâlde koşarken siyah saçlı kadın arkasından şaşkın şaşkın bakıyordu.
Iraz'ın kırmızı suratı hâlâ normale dönememişti.
"Fahişeymiş."
Yorulduğu için durdu ve bir kaldırıma oturup gökyüzüne baktı. "Ama çok güzeldi be." Kadının bakışları aklından çıkmıyordu.
 Gözlerini kapamış hâlde suratına düşen damlaların serinliğini hissederken:
"İlk kez bir kadından etkilendim." diye düşündü. Ayağa kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Öyle kaçtığı için kendinden utanmaya başladı. Neden ona "vebalı" muamelesi yapmıştı? Onu gördüğü yere yaklaşırken siyah saçlı kadının yerinde olmadığını fark etti. "Gitmiş." Midesinde bir şeyler ezilmiş gibi hissetti. Yağmur damlalarının yere düşerken çıkardığı tatlı sesler Iraz'da ninni etkisi yapmıştı. Bomboş olan caddede açık olan son dükkânlarda kapanıyordu. Biraz yürüdükten sonra siyah saçlı kadının kahkaha atarak gri bir arabaya bindiğini gördü. Kadının şuh kahkahaları bomboş caddede yankılandı. "Kendine bir alıcı bulmuş demek ki." Iraz tiksintiyle yüzünü buruşturdu ve hırkasına sarılarak hızlıca yürümeye başladı. Hâlâ açık olan bir fırından ekmek alıp eve gitti. Gece yatarken aldığı maaşı düşünürken:
"Kendini satmakta iş var mıdır ki?" diye mırıldanarak uyuyakaldı.
 Ertesi sabah alarmın rahatsız edici sesine küfrederek kalktı ve okul için hazırlanmaya başladı. Aynada görüntüsüne bakarken geçen geceki kadına göre ne kadar bakımsız ve çirkin göründüğünü fark etti. "Bu kadar güzelken fahişelik yapması haksızlık. " Yani sadece çirkinler mi fahişelik yapmalıydı? Çirkinlerin kötü muamele görmesi kabul edilebilir miydi? Bu aklına gelince Iraz utandı ve:
"Bu düşünceler sana hiç yakışmıyor Iraz." diye kendine kızdı. Sabah hava serin olduğu için hırkasına iyice sarılarak otobüs durağına yürümeye başladı. İğne atsan yere düşmeyecek otobüste kulaklığıyla müzik dinlerken gözünün önüne hep o bakışlar geldi. Kendisini o kadar kaptırmıştı ki nerdeyse durağı kaçıracaktı. Her zamanki sahte gülüşünü suratına yapıştırarak herkese "Günaydın. " dedikten sonra dersin başlamasını bekledi. Ders bitiminde aceleyle işe koştururken siyah saçlı kadın aklından çıkmıştı.
  Aceleyle dükkâna girdi ve üstünü değiştirmek için soyunma odasına gitti. Yolda aceleyle bir şeyler atıştırmış olsa da karnı hâlâ gurulduyordu. Hazırlanıp odadan çıkınca patronu gördü.
"Günaydın patron!"
Patron Iraz'ın suratına bile bakmadan:
"Ortalığı bok götürüyor. Süpür." dedi ve gitti.
Iraz arkasından sinirle söylendikten sonra etrafı temizlemeye koyuldu.
  Öğlene doğru yemek yemek için gelen birkaç öğrenci dışında müşteri yoktu. Patron işi olduğunu söyleyip dışarı çıktığı için Iraz oturup rahatça dinlenebiliyordu. Elini çenesine koymuş radyodan çalan saçmasapan pop şarkılarını dinlerken birden bastıran uykusuna engel olmak icin şarkının sesini biraz daha arttırdı. Dükkândaki son müşterisine "Tekrar bekleriz." dedikten sonra:
"Burda yemektense dışkını ye daha iyi. " diye mırıldandı. Hava iyice kararmıştı ama patron hâlâ gelmemişti. Sevdiği bir radyo kanalını açtı ve etrafı son kez temizlemeye koyuldu. O kadar sıkılmıştı ki elindeki süpürgeyi mikrofon gibi kullanarak dans etmeye başladı. Kendini iyice kaptırmışken şaşkın bir sesle irkildi:
"Hâlâ açık mısınız?"
Iraz, utançtan oldugu yerde kaldı ve kıpkırmızı bir suratla:
"Açığız." dedi. Gelen yirmili yaşlarında sarışın bir çocuktu. Çocuk geriye dönerek seslendi:
"Açıklarmış!"
Iraz, suratının normale dönmesi için mutfağa gitti ve kendini sakinleştirmeye çalıştı. Sarışın çocuğun oturduğu masaya gizlice baktı. Tam göremese de masanın karşısında bir kişi daha olduğunu sezdi. Hızlıca tek sayfadan oluşan menüyü önlerine koydu ve başını kaldırmadan mutfağa geri döndü. Iraz, böyle bir yerin neden menüsü olduğunu hiç anlamamıştı ama şu an memnundu. Menüde ne olduğunu anlatmak için bile olsa konuşmak istemiyordu. Biraz zaman geçtikten sonra siparişlerini aldı. Masaya siparişleri bıraktıktan sonra sarışın çocuğun karşısında oturan kişinin ona:
"Teşekkürler. " dediğini duydu. Bu yumuşak sesin geldiği kişiye kısa bir bakış attıktan sonra:
"Afiyet olsun." dedi ve tekrar mutfağa gitti.
 Iraz, biraz önceki utangaçlığını unutmuştu, artık dükkânı kapatmak ve eve gidip uyumak istiyordu. Kasanın başında yarı uyuklarken biraz önce duyduğu yumuşak sesle irkildi:
"Borcumuz ne kadardı?"
Iraz uykulu sesle konuştu:
"On bir lira."
Sesin sahibi bir iç çekti:
"Hep böyle insanlardan kaçar hâlde misin?"
"Efendim?"
Iraz, en sonunda başını kaldırıp bu yumuşak sesin sahibine baktı. Sarışın çocukla aynı yaşlarda olduğu belliydi, üstünde sıradan bir siyah hırka vardı. Iraz, çocuğun alnına dökülen kızıl kâhküllerine bakarken dikkâti kulağındaki küpeye gitti. Kızıl saçlı çocuk sitem dolu bir sesle devam etti:
"Dün kalbimi çok kırdın!"
"Ha?"
"Ne çabuk unuttun beni?"
Iraz ne dediğini anlamaya başlayarak çocuğun gözlerinin içine baktı. O bakışları nerde olursa tanırdı.
Çocuk bir kahkaha atarak:
"Neden bana sürekli şaşkın şaşkın bakıyorsun?" dedi.
Iraz hayret edici bir sesle:
"Nasıl yani?!"
 Çocuk şaşırmış gibi görünüyordu:
"Yoksa sen dün benim erkek olduğumu anlamamış mıydın?"
Iraz kızaran bir suratla "Hayır." diye kekelerken dün gördüğü güzel kadının nasıl erkek çıktığını anlamaya çalışıyordu. Sarışın çocuk sinirli bir sesle söylenerek içeri girdi:
"Ne halt ediyorsun? Dondum dışarda."
Kızıl saçlı çocuk güldü:
"Dün sana bahsettiğim kız buydu bak."
Bu sefer şaşırma sırası sarışın çocuktaydı:
"Hadi be! Tesadüfe bak."
"Dün erkek olduğumu anlamamış."
Sarışın çocuk şaşkın şaşkın Iraz'a baktı:
"Sesinin kalınlığından da mı anlamadın?"
"Sesi o kadar kalın değil ki!"
Kızıl saçlı çocuk Iraz'a sordu:
"Senin adın ne?"
"Iraz."
Artık normal bir şekilde konuşabiliyordu.
"İlk defa duydum. Güzel isimmiş. Bana da Kızıl de."
Kızıl bir şey söylemek için ağzını açacaktı ki sarışın çocuk lafa atladı:
"Geç kalıyoruz!"
Kızıl'ın yüzü düştü ve sıkıntılı bir sesle:
"Sonra görüşürüz Iraz." dedi. Aceleyle çıktılar. Iraz arkalarından bakarken dün gördüğü etkileyici kadının erkek olduğuna hâlâ inanamıyordu. Kendisi şimdiye kadar küçük bir köyde doğup büyüdüğü için bir erkeğin kadın kıyafetleri giyip makyaj yapması onun gözünde çok tuhaf bir olaydı. Büyüdüğü yerde bu tür şeyler hiç hoş karşılanmazdı.
 Aradan üç gün geçti.  Iraz üç gün içersinde Kızıl'ı hiç görmedi zaten onu düşünecek hali yoktu. Sınavları başlamıştı. Dördüncü gün dükkânda müşteri olmadığı için bir köşeye oturmuş ders çalışıyordu. Kapanma zamanı yaklaşmıştı. Iraz boynunu ovarak ayağa kalktı ve gerindi. Hava almak için dışarı çıkınca kesik kesik öksürükler duydu. Başını sesin geldiği yere döndürdüğünde istemsiz bir çığlık attı. Kızıl'ın ağzı yüzü kan olmuş, yerden kalkmaya çalışıyordu. Üstünde kadın kıyafetleri vardı. Iraz ona koşup telaşla sordu:
"Kızıl! İyi misin?"
Sorduğu sorunun saçmalığı için kendine kızdı ve Iraz'ın çığlığı yüzünden dışarı çıkmış patrona baktı:
"Patron yardım et!"
Patron ifadesiz bir suratla bakmaya devam ediyordu.
"Patron!"
Patron tiksintiyle yüzünü buruşturdu:
"Bırak şu siktiğimin travestisini."
Bu sözler Iraz'a keskin bir bıçak gibi saplanmıştı sanki. Etrafına baktı, herkes tiksinmiş bir suratla onlara bakıyordu. Iraz bu sözlerle donup kalmışken Kızıl acı acı gülüp mırıldanıyordu:
"Hah…sikti..ği..min..tra..ves..tsi"
Iraz kendini hemen toparladı. Neden şaşırıyordu? İnsanların ne kadar kötü olabileceğini kendi gözleriyle görmüştü.
"Kızıl,  geliyorum şimdi."
İçeri koşup çantasını aldıktan sonra geri döndü:
"Ayağa kalkabilir misin?"
Kızıl öksürmeye devam ederken başını "evet" anlamında salladı. Iraz Kızıl'ın ağırlığını kendi üstüne verdi, zorlukla kalkıp caddeye yürüdüler. Taksi bulmaları zor olmadı. Neyseki hastane yakındı. Iraz, kendisine yaslanmış acıyla öksürüp duran Kızıl'ın saçlarını okşarken insanların neden bu kadar kötü olduğunu düşündü.
 -devam eder-
 Not: En büyük korkum anlatımımın karışık olması umarım kafamdakileri düzgün aktarabilmişimdir. İlk kez böyle bir şey yazıyorum yani acemiliğim bu yüzden. ^^

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Animeli Mim

 Merhabalar. Yuichi beni taa ne zaman önce mimlemişti ama yapamamıştım. (O mim bu mimdi değil mi? Belki yanlış hatırlıyorumdur.) Şimdi yapmak için uygun bir zaman çünkü animelere "elveda" demeye karar verdim. (bazı şeylerin düzelmesi gerek.) Bu mim güzel bir veda olacak gibi. ^^

1- İlk olarak animeye nasıl başladın ? Nereden öğrendin ?

Okulda güzel bir dayak(?) yedikten sonra moralim yerlerdeyken kafamı dağıtacak bir şeyler arıyordum, buldum.

2- İlk izlediğin animenin adı ve konusu ne ?

Death Note. Bence konusunu yazmama gerek yok ya?

3- Çok güldüğün bir anime var mı ? Varsa adı nedir ?

Gintama, Danshi Koukousei no Nichijou, Detroit Metal City..

4- Çok üzüldüğün bir anime var mı ? Varsa adı nedir ?

Gintama. Güldürdüğü kadar ağlatıyor da.

5- Favori animen nedir? 

Zor soru. ^^'
Tek bir tane yazamam sanırım. Welcome to the NHK, Ouran, Durarara, Baccano.

6- Bu sıralar izlediğin anime nedir?

 Bu sıralar anime izlemiyorum.

7- Anime mi yoksa manga mı tercih edersin?

Türüne göre değişiyor ama genelde manga.

8- Sevdiğin live-action var mı ? 

Yok. Pek izlemedim zaten.

9- En sevdiğin anime türü nedir?

Psikolojik animeler diyeyim.

10- En sevdiğin anime OST'u nedir?

Eminim bir sürü vardır ama şu an aklıma hiç gelmiyor. :D Sevdiğim açılışları koysam sayılır mı? Sayılır sayılır.











24 Ağustos 2015 Pazartesi

Bu Yazının Sonu Bir Yere Varmıyor

 Eve döndüğüm ne kadar belli oluyor değil mi? Yazı yayınlayıp duruyorum. U_U Dün daralarak bir yazı yazmıştım neyse ki o halim geçti şimdi. Son zamanlar hep insan içindeydim, yalnız kalamıyordum ondan daraldım herhalde. İki günden beri hep yalnızdım ve şu an kafam nasıl rahat anlatamam. Yarın da tek başıma gezip iyice kafa dinlerim. Yakın zamanda eski şehrime gideceğim, o günü iple çekiyorum. En yakın arkadaşımı nerdeyse iki senedir görmüyorum. Anlaşabildiğim biriyle karşılıklı saatlerce sohbet etmek nasıl bir duygu unuttum valla.
 Şu aralar günlerim Shameless izlemekle geçiyor. Bayağı sardı. Pek anime izleme modunda değilim. En son Kuragahime'yi bitirdim. Öyle ev arkadaşlarım olması için neler vermezdim? Tam benlikler. Bir ara Welcome to the NHK izliyordum, bayağı sardı ve son üç bölüm kaldı ama ne zamandır elim gitmiyor. Neyse onun da zamanı gelecek. NHK izlerken düşünüyordum: "Lan ne güzel. Milletin karşısına onu kurtaracağını söyleyen kişiler çıkıyor." Sonra aklıma biri geldi. Beni sürekli bu "durumdan" kurtaracağını söyleyen bir kişi. Biz bu kişiye Mehmet diyelim. Mehmet'le internetten tanışmıştık, hepinizin eminim duymuş olduğu bir anime sitesinde çevirmenlik yapıyordu ve o aralar benim sosyal fobim iyice artmıştı. Yani internetten olsa bile birileriyle konuşamıyordum. (Hele karşı cinsse hiç.) Mehmet bana mesaj attı siteden. Tabii mesajı okurken beni bir ter aldı, kalbim çarpıyor. Özel bir şey yok, yani bu normal tepkim. Mehmet'e cevap yazdım çünkü onu kadın sanmıştım, erkek olduğunu bilsem yazmazdım. Neyse bu kısımları çok uzatmak istemiyorum.
 Biz Mehmet'le bayağı konuşmaya başladık. Tabii ben hep kısa ve soğuk cevaplar veriyorum, benden soğusun diye ama bırakmıyor, inadına uzun uzun paragraflar döşüyor adam. Benim tepkiler yine anormal tabii. "1 yeni mesajınız var." yazısını görünce domates gibi oluyorum, ter basıyor. Sonra dedim: "Aman ya bıkarsam siteye bir daha girmem olur biter." ve sanırım hayatımda ilk kez kendimi birisine bu kadar açtım. Hiç kimseye anlatamadığım sorunlarımı anlattım, o da bana anlattı. O sıralar ailemle bile konuşmadığım için hayatımdaki tek kişi Mehmet'ti. Eve gidip hemen bilgisayarı açıyordum. Sayfayı yenileyip duruyordum bir mesaj atmış mı diye. Sabahlara kadar konuşuyorduk. Bana sürekli intiharı düşündüğünü anlatıyordu, ben de vazgeçirmeye çalışıyordum. Aslında o beni kurtaracakken ben onu kurtarmaya çalışıyordum gerçi başaramadım.
  Bu sıkıcı hikayeyi neden anlatıyorum bilmem. Yazmam gerekiyormuş gibi hissediyorum sadece. Yani konuşmalarımız güzel gidiyordu ama her şeyden sıkılan nankör bir insan olduğum için Mehmet'ten de sıkılmaya başladım. Sürekli unutamadığı "o" derdini anlatıp duruyordu ben de hep aynı cümleleri kullanarak onu teselli etmeye çalışıyordum. Yine kısa ve soğuk cevaplar verdim, bu tavrımı hemen fark etti tabii. Artık intihar dediğinde hiç ciddiye almıyordum. Bir delilik yapmak istiyordu, derdinin kaynağını kökünden koparıp kendini de öldürecekti. Bunu o kadar çok söylüyordu ki artık ciddiye almıyordum. Mehmet'in benden hoşlandığını fark ettim, hiç yüz yüze görüşmesekte insan hissediyor. Bende ondan hoşlandım  mı? Biraz. Çok geçmeden çıkma teklifi etti, salağa yatarak "Ay hiç beklemiyordum bunu." dedim, sonrası klasik "ben seni arkadaş olarak görüyorum" muhabbeti. "Seninle çıkarsam" demişti "atlatabilirim gibi hissediyorum." Hiçte umrumda olmadı. Aramıza bir soğukluk girdi, konuşmayı kestik, bir ara mesaj attı ama umursamadım.
 Bir sene geçti sanırım bir gece canım çok sıkıldı, kuzenimin mesaj hakkı vardı bayağı. Aldım telefonu, Mehmet'e mesaj attım kimliğimi gizliyerek. Bir süre kendimce dalga geçip bırakacaktım ama onunla konuşmayı ne kadar özlediğimi fark ettim, kimliğimi açıkladım falan. Bir süre sonra konu yine "o"na geldi. Bu sefer ciddi olduğunu artık bana sürekli anlattığı şeyi gidip yapacağını söylüyordu. Hiç ciddiye almadım, hatta dalga geçerek gaz verdim biraz. Yine de "Yapma." dedim  ama zaten yapacağını sanmıyordum. Eski bir arkadaşımı geri kazandığım için çok mutluydum ama bana yine çıkma teklif ederek olayın içine sıçtı. Güneş doğana kadar konuştuk. Saat ilerledikçe sanki daha bir durgunlaştı sanki. Ertesi sabah mesaj attım, çok soğuk bir cevap verdi. Sinirlendim. Nerden bileyim bana atacağı son mesajın o olduğunu?
 Bir sene daha geçti sanırım. "Birisini sürekli düşünüyorsanız sebebi onun da sizi hep düşünmesidir." olayı gerçek galiba. Çünkü çok alakasız şekilde Mehmet hiç aklımdan çıkmıyordu. Çok önceden mesaj atmıştım ama geri dönmemişti. Çok geçmeden Mehmet'ten mesaj aldım. Sevindim bir an, heyecanla açtım mesajı. Mesaj şöyle başlıyordu: "Kızım ben Mehmet'in annesiyim..." Anlamıştım, aklına koyanı yapmıştı.
 Annesiyle bayağı konuştum. "O" olayın kökünü kazımaya gitmiş ama işler umduğu gibi gitmemiş. Olaylar karmakarışık olmuşken intihara kalkışmış, ölmemiş ama bayağı hastanede yatmış. Demek ki ona mesaj attığım zamanlarda hastanedeymiş. Başta pek inanasım gelmedi sonra annesinin verdiği bilgileri kullanarak araştırma yaptım. Haber gazetelere çıkmış.
 Annesi "Ondan hiç beklemiyorduk herkes çok şaşırdı." dedi. "Ben biliyordum yapacağını." demeye dilim varmadı. Üzüldüm. Çünkü Mehmetle konuştuğum zamanı hatırladım. Olayın yaşandığı tarihe bakılırsa benimle konuştuktan kısa bir süre sonra bunu yapmış. Belki daha ciddiye alsaydım bir şeyler değişir miydi? Teklifin kabul etseydim mesela? Bilemem zaten artık bir önemi yok.
 Neyse şu an hapiste kısacası. Bu hikayenin sonu mutsuz bitti. Normalde bir film olsaydı eminim şöyle biterdi: Erkek ve kız vakit geçirdikçe birbirlerine destek olup sorunlarını çözerler. Çıkmaya başlarlar ve hep mutlu olurlar. Artık erkeğin aklından bileklerini kesip bir yerden atlamak geçmiyordur, kızsa kendisini odasına kapatıp hayali insanlarla konuşmayı bırakmıştır. :)
Aklımı karıştıran ve beni bu yazıyı yazmaya iten şeyse Mehmet'in benden mektup beklemesi. "Tamam yazarım." dedim ama beş ay falan geçti. ^^' Ne yazsam bilemiyorum cidden. Çok iyimser yazmayayım diyorum sonra bakıyorum karamsarlık akıyor. Ne iyimser olsun ne karamsar olsun diyip yazıyorum bir bakıyorum koskaca kağıtta on cümle falan var. Şimdi yazıp atsam annesi "Kızım dalga mı geçiyorsun beş ay oldu?" der ama ona ne olduğunu merak ediyorum. Sonuçta arkadaşım. Neyse atayım terlerse de napayım artık? ^^' Haklı.
Not: Yazıyı okudum da sanki Mehmet çok iyi ve naif biri gibi durmuşken ben çok sürtük durmuşum. Çok detay vermedim ama insanı çileden çıkaran davranışları oldu, yanlış anlaşılmasın.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

 Selam. Şu an bu yazıyı internet bağlantısı olmayan bir yerden yazıyorum eve gider gitmez yayınlayacağım. Aslında aklımda buraya gelmeden önce internet paketi yapmak vardı ama yine eskisi gibi internete gereğinden fazla bağlanmaya başladığımı fark ettim. Yani uzaklaşmalıydım. Çünkü internetin hayatımdaki en önemli şey olduğu zamanlara dönmek istemiyorum. Peki bu sıralar ne yaptım? Bir süredir tüm vaktimi internette harcadığım için adam akıllı bir şey yapamıyordum. Burda internet olmadığı için öncelikle düşünecek çok vaktim oldu. Bu zamana kadar % 50 emin olduğum durumdan artık % 80 eminim. Bundan emin olmak beni rahatlatır sanıyordum ama düşündüğüm gibi olmadı. İleride bunun hakkında yazabilirim. Kaç aydır elim kitaplara gitmiyordu burda yapacak bir şey olmadığı için bol bol okudum. İyi oldu. (Yine aynı şekilde kaç aydır müzik de dinlemiyordum müzik dinledim.) Bir de ne zamandır yazmak istediğim hikayemsi şeyin ilk bölümünü yazıyorum. Bloğa koyar mıyım bilemiyorum?  Zaten kimsenin de okuyacağını sanmıyorum. (Ama yüksek ihtimal koyacağım. ) Buna ek olarak burdayken salça, komposto ve erişte yapmayı öğrendim. Bunlar ne işime yarayacak bilmiyorum. Yalnız eskiden bir tane domatesi bile saatlerce soyarken artık tam bir "soyma ustası" oldum. (O kadar domates/şeftali soymanın karşılığı. ) Gerçi özellikle baş parmağım hep kesik içinde kaldı. Neyse o kadar olsun. Ama artık eve dönmek istiyorum. Burda ruhum yaşlanıyor.
 Bugün hikayemsi şeyin ilk bölümünü tamamlamayı düşünüyorum. Hikayenin ilk şekline göre karakterler ve mekanlar bayağı değişti. Yani sadelestirmek zorundaydım sonuçta burda roman yazmıyorum. (Öf şekerim bitti yenisini almak için aşağı inmeye useniyorum.)  Saçma gelebilir ama yazdıklarımın fazla begenilmesini nedense istemiyorum. Bunun sebebi benim de çok begenilen seylere karsi on yargili olmam olabilir. Hayır bu "Ben farklı olmalıyım. " düşüncesi değil. Çok beğenilen şeylerin hep basit olduğunu dusunmusumdur. Sonuçta herkes begenip seviyorsa bu eser herkes tarafından anlaşılmış demektir. Herkes tarafından anlasilmissa benim gozumde bir derinliği yoktur. Neyse. Yazmak iyi hissettiriyor. Bu yüzden yazıyorum ve bu hikayemsi seyi bitirmek zorundaymış gibi hissediyorum. Zaten bloğa bu yuzden koyacağım. Bana bitirmem icin baski yapsın diye. Yoksa dosyalar arasında unutulup gidiyor. Neyse bu yazacagim sey de cok heyecanlı olaylar olacagini sanmıyorum. Hatta olabildiğince sıkıcı ve durağan yazmaya çalışacağım. Bence okumayın.
Not: Yazıyı telefonda yazdım Türkçe harfler olmadığı sonradan düzeltiyordum ama bazı yerleri düzeltmeye üşendim. Kalsın böyle.
Not 2: Son yazılarım pek özensiz ve amaçsız oldular bundan sonra daha iyi yazılar koyacağım. (galiba)
Not 3: Bloğun griliği içimi kararttı, değiştirdim biraz. Bi de sıkıldım eski ismime geri döndüm.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Blog Sahipsiz Kalmasın Temalı



  Herkese selamlaaar! Ne zamandır yazmıyordum değil mi? u.u Yapılacak işlerim vardı -ki hala var- onları bitirmeye uğraşıyorum. Aslında boş boş oturmaktansa etrafta koşturmak daha cazip geliyor. Neyse işte üniversite için bir yere kapak atabildim -eh istediğim bir yer değil ama nefret edeceğim bir yerde değil- ve gidiyorum artık bu şehirden. u.u Gittik bir yer tuttuk hemen. O sıcakta öyle çok yer gezdim ki beynim durdu artık üstelik o şehri de hiç bilmiyordum, ilk kez gittim ve beğendim güzel yermiş. Bir oda arkadaşım olacakmış umarım manyağın teki çıkmaz. Şu ana kadar hiç aileden ayrılmadığım için hiç tanımadığım insanlarla tek çatı altında yaşama düşüncesi garip geliyor. u.u
   Her neyse bir apartı geziyorduk aslında bayağı güzeldi. Bizi gezdiren adam odaları gösterirken bir yandan da bir şeyler anlatıp duruyor. Neymiş efendim aparta geç gelen kızların gizlice ailelerini arıyorlarmış "Kızınız uygunsuz davranıyor." diye. Bak sen! Şu kendini ahlak bekçisi sanan olur olmaz milletin yaşantısına karışan insanlardan nefret ederim. Lan ilkokulda değiliz ki! Hepimiz reşit bireyleriz. Sana mı kaldı beni aileme şikayet etmek lan? "Bağzı gızlar da çog abartiyür. :(" Hadi ordan. (Adam bunları anlatırken annem ve babamın içtenlikle onaylaması da ayrı mesele tabii.) Ben gece klubüne gidip sabaha kadar takılacak son insanım ama bu tür düşünceler hiç hoşuma gitmiyor. Aynı şekilde makyaj yapmıyorum, çok gezmiyorum vs. diye bana "hanım hanımcık saf ve temiz aile kızı" imajını yapıştırmaları çok komik geliyor absbdb İnsanları etiketlemeden bir durun be kardeşim. Bana herhangi bir rahatsızlık vermedikten sonra istediğini yapabilir.
 Her neyse. Boş zamanlarımda ne yapıyorum? Hayatımın en verimsiz zamanlarını geçiriyorum. :D Oyun oynamak ve yatmak dışında bir şey yapmıyorum pek. Aslında bir süredir yazmamamın başka bir nedeni daha var: ilaç kullanmam. Daha önceden psikiyatriste gittiğimi yazmıştım -ve ilaç verdiğini-. Aslında kullanmayacaktım ama bir şeyler oldu ve başlayayım dedim. Eh aslında işe yaradı ama kendimi hiç kendim gibi hissemedim. (Muhteşem cümlelerim) Öncelikle ilaç bende çok fazla uyku yaptı, esnemekten çenem ağrıdı. Evet kafamı rahatlattı ama her şey için bir isteksizlik oluştu içimde. Örneğin yazmak, çizmek,okumak,müzik dinlemek fazlasıyla gereksiz gelmeye başladı. En kötüsüde saçma sapan rüyalar dışında bir şey göremedim! "Ne var?" demeyin. Gördüğüm o muhteşem rüyalar sayesinde gerçek dünyadan az da olsa kopmak ve bambaşka evrenlerde gezinmek muhteşem bir duygu. İlacı bıraktığımdan beri o muhteşem rüyaları tekrar görmek gerçekten paha biçilemez! *-* (Aynı zamanda yazarken müzik dinlemeyi de özlemişim.) İlaç bitti zaten ve tekrar doktora gitmeye üşeniyorum açıkçası asfdf Hastane çok uzak kim uğraşıcak şimdi :(  Ayrıca istemiyorum robot gibi yaşamak.

Not: Oyun oynamanın dışında Orange is the New Black izledim açıkçası bu sezon diğerleri gibi çokta sarmadı aslında beni sıkan tek sahne Piperlı sahnelerdi -sen ne sürtük insansın Piper.- Şu "kullanılmış külot ticareti" muhabbeti çok sıktı beni ama yine de OİNB favorimdir, her türlü izlerim. (Ama en sonda Piper'ın yaptığı hamle çok iyidi hehe.) 


28 Haziran 2015 Pazar

Mim: Uzak Doğu İlgim

  Merhaba. ^^ Sınavların bitmesiyle garip bir boşluğa düşmüş haldeyim çünkü sonuç istediğim gibi gelmeyecek. Kaç gündür bölüm araştırıp duruyorum hep aynı şey: "İş yok, sakın gelmeyin." Lanet tercih listemi nelerle dolduracağım hiçbir fikrim yok. Lise, hayatımın en verimsiz ve en saçma dönemiydi. Şimdi de bunun cezasını çekiyorum. Her neyse beni mimleyem Yuu'ya teşekkür edip cevaplamaya başlıyorum. :}

1-)Doğu Asya ile ne zaman tanıştın ?
Nedense hiç unutmam 2009 senesinin Kasım ayında tanıştım. ^^

2-)Ne ile tanıştın (anime,manga,dizi film,müzik,oyun ,arkadaş ,blog vb.)?
O aralar takıldığım forumdaki "Death Note" konusu sayesinde. Konuyu bile adam akıllı okumadan direkt dalmıştım.

3-)Favori ülken hangisi ?
Delicesine hayranı olduğum bir ülke yok ama elimde olsaydı İsveç'te yaşamak isterdim. Gelişmişliği ve soğukluğuyla tam yaşamak istediğim bir yer. Nedense bayağı sempatim var. Japonya'nın kültürünü de seviyorum tabii. Umarım bir gün ziyaret etme şansım olur.

4-)Bu sevdana ailen ne diyor ?
Pek umurlarında değil ya. :D Sallamıyorlar.

5-)Bu sevdan nasıl gelişti?
Pek bir "sevda" diyemem aslında. :P Animeler, mangalar derken kültürlerini de araştırmaya başladım. Sonra edebiyatına merak saldım. (Pek bir şey okumadım gerçi.) Bir ara siyasi tarihini de araştırıyordum nedense kaynadı gitti.

6-)Peki arkadaşların ne diyor ?
Eski yaşadığım yerde birkaç arkadaşım biliyordu. Şimdi de ara sıra muhabbeti açılıyor "Hala izliyor musun?" diye. Bende "Evet." diyorum, konu kapanıyor. Şu an yaşadığım yerde zaten "arkadaşım" diyebileceğim birisi yok, öylesine konuştuklarım da bilmiyor. (Öylesine konuşmak ne demekse.)

7-)İlk (anime,dizi,manga,film,oyun,müzik ) hangisi ve adı?
İlk animem Death Note. U_U İlk mangam Lovely Complex diye hatırlıyorum ama çok emin değilim. Ah şu shoujo mangalar yüzünden lisenin hep o kadar renkli geçeceğini sandım ama tam bir hayal kırıklığı oldu. T_T Drama izlemeyi de pek sevmiyorum. Birkaç tane izledim ve bu alanın bana uygun olmadığını anladım.Müzik olarakta ilk izlediğim animelerin açılış ve kapanış şarkılarıdır.

9-)Blog açmaya nasıl karar verdin ?
Birkaç tane blog takip etmeye başladım ve yazılarını okudukça benim de yazmak istediğim şeyler olduğunu fark ettim. Sonuç olarak burdayım. Kendi yağımızda kavrulup gidiyoruz işte. :D

10-)Doğu Asya'ya laf yedirir misin ?
Neden yedirmeyeyim ki? Umrumda olmaz açıkçası. :D Bana ters bir şey söylese bile insanların ne düşündüklerini sallamadığım için "Amaaan pfft" der geçerim.

17 Haziran 2015 Çarşamba

Sahte Otakular Hakkında Benim de Söyleyeceklerim Varmış

  Son zamanlarda Türkiye'deki anime izleyicisini eleştiren bir sürü yazı okudum ve çoğuna yürekten katılıyorum. Animeleri hayatının merkezine almış, etrafta "Ben bir otakuyum ve animesiz yaşayamam." diyen insanları hedef alan bu tür yazılar çok doğru olsa da ne zaman okusam gülüyorum. Bunun nedeni benim de eskiden bu tip bir insan olmam. Gerçi ben hiçbir zaman ard arda animeler bitiren bir insan olmadım aksine izlediğim animeden çok etkilenmişsem birkaç aylığına anime izleyemezdim. Nerdeyse beş senelik anime hayatımda izlediğim animelerin sayısı azdır ve bunlarda uzun soluklu yapımlar değildir.
  Bu yazının sonu nereye varacak kestirememekle birlikte bu sahte otakulara laf edip duran bazı insanları eleştirecek bir yazı olabilir.(olmayadabilir.) Çünkü ben bu "sahte otakuların" içinden çıkmış birisi olarak biraz da onların gözünden bakmaya çalışacağım.
  Animeler hayatıma girdiğimde daha 14 yaşında ergenliğinin diplerinde boğulan, hayatın tek düzeliğine anlam verememiş ve hayatındaki tek heyecanı sınav notlarının açıklanması olan sıradan bir insandım. O zamanlar takıldığım forumda "Death Note" adında bir konu görmüştüm ve hiç ilgimi çekmemişti. Kısa kesmek gerekirse, bir gün çok tatsız bir olay yaşayıp eve moralim yerlerde gelen ben, hemen bilgisayarı açtım ve kafamı dağıtacak bir şeyler aradım. Sürekli karşıma çıkan "Death Note" başlığını yine görünce "Amaç kafa dağıtmak." diyip izlemeye başladım,kendime geldiğimde hava kararmıştı ve annemin odaya gelip beni dürtmesiyle kendime gelebilmiştim. Bundan sonrası belli. Herkesin bir kaşık suda boğmak istediği kanserlik "Animeye çizgi film diyenler ölsün." tiplerinden oldum. Sanırım kendimi animelere bu kadar kaptırmamın sebebi sessiz ve ezilip duran bir tip olup sonunda beni bu dünyadan koparacak kadar güçlü bir şey keşfetmiş olmamdı. Anime dünyasına Death Note gibi sarsıcı etkiye sahip bir animeyle girmemin etkisi de büyük tabii. "Ya sen nereye varmak istiyorsun?" derseniz ben bu "sahte otakuların"da benimle aynı hisleri paylaştığını tahmin ediyorum ve elbet bir gün bu dönemi atlatacakları için bu kadar sinir yapmanız gereksiz diye düşünüyorum. Beni asıl sinirlendiren kitle, yeni bir şey keşfetmenin heyecanıyla bu durumu abarttığının farkında olmayan çocuklara hakaret edip duran tipler. Dozunda eleştiriye açığım ve sizin neden sinirlendiğinizi anlayabiliyorum. Evet hobiniz hakkında sakince sohbet ederken araya "Ona laf edemezsiniz tamam mı? O benim hayatım!!!" diyen tiplerin girmesi çok sinir bozucu, size lafım yok ama yaşını başını almış ve bu çocuklara olgunlukla yaklaşmak yerine hakaret edip duran tipleri gördükçe gerçekten anlam veremiyorum. Bu sadece animeler için geçerli değil çoğu facebook sayfasında gezerseniz 10-14 yaş arası çocukların paylaştıkları şeyleri çekip bu sayfalara koyan akıllarınca mizah yaptığını düşünen kişileri ve altında terbiyesizce yorumlar yapan yetişkinleri(!) görebilirsiniz. "Bizim zamanımızda böyle değildi, şimdikilerin beyni yok!!" diyen tiplere diyecek çok şeyim olsa da yazının konusu bu değil. Zaten oturduğu yerden yeni nesli eleştirip duran tipleri de eleştireceğim bir yazı yazmayı düşünüyorum. (Eleştirenleri eleştirmeyi seviyorum sanırım. :P)
 Bu "sahte otakular" durumlarının farkında olmasa bile zamanla atlatacaklarını düşünüyorum. Ben bu durumun az çok farkındaydım ve bu bağımlılığım kontrolden çıkınca aileme gidip bir süreliğine interneti kapattırmak istediğimi söyledim. Dürüst olmam gerekirse ben de uyuşturucu etkisi yaratmış animelerden ayrılma sürecim çok zor oldu ama atlattım. Artık benim için hoşça zaman geçirebileceğim bir hobiden başka bir şey değil.
 Bu kanserlik kitleden -bir zamanlar ben de böyle olmuş olsam da- tabii ki ben de rahatsız oluyorum. Zaten bu yüzden şu an takıldığım bir forum yok, kendi köşeme çekilmiş sessiz sessiz bu hobimi yaşayıp gidiyorum. Yine de insanın hobileri hakkında hiç kimseyle konuşamaması çok sıkıcı bir durum olduğu için bu blogu açtım, forumlarda yaşadığım aptal tartışmaları burda görebileceğimi sanmıyorum. Çünkü burda bloglarını takip ettiğim kişiler animelerin bir hobi olduğunu kabul eden ve bir konu hakkında tartışırken seviyeyi düşürmeyen insanlar. (Direkt hakaret etmeye başlamak yerine sebeplerini açıklayarak düzgünce eleştiriyorlar mesela.)
 Yazıyı okuyunca çok şaşırdım çünkü yazmak istediklerim başkaydı ve kelimeler beni farklı bir yerlere götürdü. Aslında yazımın teması "sahte otakular" değil "animelerin hayatımda yarattığı değişim"di. Demek ki bu konuda söyleyecek şeyler içimde birikmiş ki yazı böyle bir yere gitti. Umarım yanlış anlaşılmam, benim burda amacım "sahte otakular"a tamamen cephe almak yerine iki taraftan da düşünebilmekti. Her ne kadar sinirimi bozsalar da bu kadar hakareti hak ettiklerini düşünmüyorum. Tabii bu yazdıklarım ergenliğin buhranında kendini kaybetmiş çocuklar için geçerli. (Bu yaşlarda olup bu yazıyı okuyan varsa onlara sürekli çocuk dediğim için bana kızabilirler ama 14 yaşındaki bir insan benim gözümde çocuktur ve hata yapabilir.) Bu arada izleyen var mı bilmiyorum ama Chuunibyou demo Koi ga Shitai! animesinde bu durum güzel anlatılmıştı. Ana karakter ortaokulda animelerden çok etkilendiği için kendini bir anime karakteri sansa da lise yıllarında bunu atlatabilmişti ve ortaokul yıllarını utanarak hatırlıyordu. İzlerken çok eğlenmemin nedeni ana karakterde kendimi görmemdi belki de.
 Yine de belli bir yaşa geldiği halde hala böyle kanserlik hareketler yapan birisiyle karşı karşıya gelirseniz size "Animeler çizgi film değildir!!" diye böğürürken bir paket hazır ramenle dikkatini dağıtıp hemen o ortamdan kaçın. İyi akşamlar.

16 Haziran 2015 Salı

Müzikli Mim♫


Sağolsunlar Mugilock ve Yuu beni mimlemiş, baktım zevkli bir mim. Cevaplayayım dedim. ^^

1-)Müzik denildiğinde aklınıza gelen ilk kelime nedir? 

Müzik.
Tamam gıcıklık yapmıyorum. u.u "Melodi" geldi.

2-)Hiç müzikten bıktığınız oldu mu? Ya da dinlemeye ara verdiğiniz?

Çoğunluğun aksine müzik hayatıma geç girdi. Hatta yeni yeni bir alışkınlık haline geldi diyebilirim. Bu alışkanlığım başladığımdan beri ara verdiğim bir dönem olmadı.

3-)Hayatınız boyunca hayran olduğunuz bir ses sanatçısı oldu mu? Posterlerini odanıza astığınız fan dediğimiz türden yani.

Ortaokuldayken Avril Lavigne fanlığım vardı. ^^' Neden fanı olduğumu bilmiyorum, popüler kültürün etkisi sanırım. Onun posterlerini asardım ayrıca o aralar poster manyağı olmuştum, odamda o kadar poster vardı ki hatırlayamıyorum. Sonra bir gün odama girince "Duvarıma yabancı insanların fotoğraflarını asmam çok mantıksız." dedim ve hepsini attım. *ergenliğin bitişi*

4-)Kitap okurken müzik dinler misiniz?

İkisi bir arada gitmiyor ya.

5-)Çok klasik ama yine de sormak istiyorum. Sizin türünüz  ne?

Beni bu dünyadan birkaç saniyeliğine bile olsa koparacak her tür olabilir.

6-)Asla dinlemem dediğiniz bir tarz var mı?

Hmm…arabesk rap? :D Allah kimseyi arabesk rap dinleyip triplere girecek kadar bunalımlara sokmasın.

7-)Size 'Bir şarkıcı olsaydınız kim olmak isterdiniz?' desem?

Soichi Negishi. Anime karakteri sayılır mı bilmiyorum gerçi. :D Bir gün Negishi yerine konsere çıkayım, stres atarım. u.u

Seni yerim ya ahsdh tipe bak.

8-)İmkanınız olsa ülkemizde müzikle ilgili neyi veya neleri değiştirmek isterdiniz?

Hiçbir şey. Cidden benim dinlediğim müziklere boş beyinli eleştiriler yapmasınlar yeter.

9-)Bu şarkı benim dediğiniz bir şarkı var mı?

Nerdeyse beş senedir dinlemekten bıkmadığım için bu şarkıyı sahiplenmem hakkımdır diye düşünüyorum. U_U




Bu da ne zaman dinlesem huzur bulduğum ve beni anında başka diyarlara götüren bir parça.



Bunu da iki gündür dinlediğim için beynime kazınmış durumda şu an, koyayım dedim.

Fight Club'ı izler izlemez bu şarkıyı indirdiğim ve açıp açıp triplere girdiğim doğrudur.

10-) TV'lerde bol bol yayınlanan Talk Show programları hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle sunucusunun ses sanatçısı olduğu programlardan bahsediyorum.

O tür şeylerle hiç aram yok, bir şey söyleyemem.

11-)Kim şarkı söylemesin sorusuna vereceğiniz ilk isim kimdir?

Sanırım şu an piyasada olan çoğu kişi diyebilirim. Bilemiyorum ya. o.o

Benim müzikle pek bir alakam yok galiba. :D

12 Haziran 2015 Cuma

Gakuen Ouji (Manga)

Bölüm Sayısı:48
Tür: Comedy, Drama, Gender Bender, Harem, Romance, School, Shoujo
Mangaka: Yuzuki Jun

 Sanmayın ki bu bir tavsiye yazısı. Gakuen Ouji benim şu ana kadar okuduğum en alışılmışın dışında manga (shoujo olduğunu göz alırsak tabii) olduğu için bu konu hakkında yazmadan duramadım.
 Uzun süredir shoujo mangalar bana baygınlık verdiği için okumayı bırakmıştım. Bir gün boş boş otururken içimden anlamsız bir shoujo sevgisi patladı. Hemen mangaları incelemeye başladım. Entrikaların ve aşk çokgenlerinin havada uçuştuğu klişelere batmış bir manga arıyordum. Gakuen Ouji'nin kapağı dikkatimi çekti. "Hmm çirkin olmadığı halde çirkin imajı verilmeye çalışılan gözlüklü kız ve yanında çapkın olan ama eminim doğru kızı bulunca durulacak ailevi sorunları olan yakışıklı. Bu iş görür." Kapaktan bu yorumu çıkardım ve okumaya başladım. Tahminim kısmen doğru olsa da ilk bölümü okuduğumda "Bu ne lan?" dedim. Konuya gelecek olursak:
  Jyoushioka Lisesi kızların ezici çoğunlukta olduğu özel bir lisedir. Okuldaki erkek sayısı bir elin parmağını geçmez. Güzel kızların çoğunlukta olduğu bir lisede erkek olmak kulağa hoş gelse de gerçek öyle değildir çünkü bu güzel kızlarımız sayısı az olan bu erkekleri sadece birer cinsel obje olarak görüp sürekli taciz ediyorlar, direnirlerse olayı tecavüze bile götürebiliyorlardır.
 Hikayemiz Mizutani Azusa'nın transfer öğrenci olarak okula gelmesiyle başlar. Her şeyden habersiz saf Mizutani dersteyken kızların mesajlaşmalarının olduğu kağıdı okuyunca bir taraflarının güvende olmadığını anlayarak kaçmaya çalışır ama bu aşırı istekli kızların onun peşini bırakmaya niyeti yoktur.
 Can havliyle bir yere sığınmışken oraya kendisi gibi saklanmış olan esas kızımız Okitsu Rise'yi görür. Okitsu ise sürekli dışlanmış ve zorbalığa uğramış çirkin(!) bir kızdır. Saçmalıyorum anayasasının 25. bölümünün 568. maddesine göre "Eğer okuldaki erkek kişinin bir sevgilisi varsa diğer kızlar onu dünya ahiret bacısı olarak görmek zorundadır." gibi bir kural olduğu için Mizutani, Okitsu'nun rızasını bile almadan onu diğerlerine sevgilisi olarak tanıtır ve kurtulur. Kızların hepsi birer ruh hastası olduğu için bu sefer suçsuz Okitsu'ya türlü eziyetler yaparlar.

 Sonuçta bir harem olduğu için serideki tüm erkekler hiç kız görmemişçesine Okitsu'dan hoşlanacaktır. Bunu tahmin etmek için okumama gerek yok. Aslında manganın çok komik bölümleri var. Gerçekten bunu çizen mangakanın nasıl bir ruh halinde olduğunu merak ediyorum.
  Sonraki bölümde Mizutani, Okitsu'yu nasıl bir belaya soktuğunu fark edip sahte sevgililik olayını bitiriyor. Sahipsiz kalan Mizutani'nin başı tekrar belaya giriyor tabii. Beş kız Mizutani'yi oyuna getirip tecavüz etmek için elini kolunu bağlayıp bir de üstüne zorla viagra içiriyorlar. o.o Shoujo genelde küçük yaştaki kızlara hitap ediyor diye bilirdim. Hayır, kırk yıl düşünsem aklıma gelmez lan böyle bir sahne. Nasıl bir dünya yaratmışın sen Yuzuki Jun? O kafanda ne tilkiler dönüyor senin?
Böyle efendi efendi rica edenler de var.
Hep zor kullanmıyorlar yani asgsg.
 Anime dünyasında çok uç şeyler olduğu için bu sahnelere çok şaşırmadım aslında. Beni şaşırtan şey manganın "shoujo" türünde olması sanırım. Animelerde/mangalarda tacizin normalleştirilmeye çalışılması ve komedi unsuru olarak kullanılması beni çok rahatsız eden bir konu. Bu sahnelere ne tepki versem bilemedim. Kurgusal ve gerçek hayatta olması çok düşük bir ihtimal olduğu için gülüp geçmeli miydim? Yoksa kimsenin umrumda olmayan tepkimi koymalı mıydım?  Sonuçta liseli kızların erkek kaçırıp tecavüz etmeleri pek duyulmuş bir şey değil ama taciz tacizdir değil mi? Eskiden hiç dikkat etmezdim ama artık gördüğüm küçük bir hareket yüzünden çok sevdiğim bir seriden soğuduğum oluyor. Her neyse bu konu hakkında yazacak çok şeyim olsa da yazarsam konudan kopacağım için burayı kapatalım.

Mizutani "Gülümsemeyi dene."
dediğinde Okitsu.
Bu kız beni öldürüyor
ya asgshsh.

 Yazdıklarım biraz abartılı gelmiş olabilir ama merak etmeyin bu seri 48 bölüm boyunca tecavüzcü kızları ve namuslarını korumak isteyen saf erkekleri anlatmıyor. Seri sonradan klasik shoujoya dönüyor. (Yine de kesin bir yorum yapamam, çok ilerlemedim.) Yoksa bu kızların aşırı ilgisini seve seve kabul eden erkeklerde var. İzlemeyi ve okumayı planladığım bir sürü kaliteli seri varken buna devam edeceğimi sanmıyorum ama merak edip ara ara bakabilirim. Bazı abartılı ve insanı rahatsız eden kısımlar olsa da beni çok güldüren sahneleri var.
Sanırım bu kızın tepkileri için
devam edeceğim avssgd.

9 Haziran 2015 Salı

Ilk Mim ^^




Mugilock beni mimlediği için hem çok şaşırdım hem çok sevindim. Tekrar teşekkür ederim. Bu benim ilk mimim. *-*
Sınava birkaç gün kala konulara son kez bakmak için kendimi zorlasam da olmuyor. Beynim yaz tatiline girmiş bile "Aman artık ne olursa olsun." modunda. Ben de zorlamayayım artık ne yapayım. :/ Battı balık yan gider diyerek bu soruları cevaplıyorum. :D


1) İnce mi kalın mı?

İlginç bir soru, önemli olan içeriği bence. Sadece 100 sayfa olup okurken zorlandığım ve bende derin izler kitaplar da var, iki günde 500 sayfayı okuyup bitirdiğim çerezlik kitaplar da var.

2) Artemis mi Ephesus mu?

Kitaplığıma şöyle bir baktım da iki yayınevinden de kitabım yok. Kitapçıları dolaşırken inceliyorum kitapları bana hitap etmiyor pek.

3)Dizi mi film mi?

Sanırım film diyeceğim. Bazı diziler bağımlılık yapıyor gece gündüz izliyorum sonra.

4)Yeşil mi mavi mi?

Mavinin her tonu -özellikle koyu tonları- bana huzur verir. ^^

5)Lydia mı Allison mı?

Allison. *kim oldukları hakkında bir fikri yok salladı*

6) Matematik mi Türkçe mi?

Sayısal zekası eksilerde birisi olarak canım Türkçem diyorum. <3

7) Labirent Serisi mi Lux Serisi mi?

? o.o Kendimi dünyadan kopuk hissediyorum hiçbir şeyden haberim yok.

8) Aynı Yıldızın Altında mı Siyah Damar mı?

İkisini de okumadım ama Aynı Yıldızın Altında'yı kuzenim o kadar anlattı ki okumuş kadar oldum. Diğerinin konusuna da baktım şimdi benlik değil. İkisi de bana hitap etmiyor. ._.

9)Bilim Kurgu mu Fantastik mi?

Fantastik. Küçüklükten gelen bir merak belki de, fantastik şeyler her zaman ilgimi çekmiştir.

10) Aşk mı Dram mı?

İşlenişine göre değişir ama seçmem gerekirse dram diyeceğim ama dram derken daha ağır bir havada geçenlerden bahsediyorum. Karakter o acıyı derinlemesine yaşayıp beni de içine alabilmeli.

11) John Green mi Brandon Sanderson mu?

Green'i çok duydum ama okumadım. Diğeri hakkında hiçbir fikrim yok. o.o

Popüler kültürden bayağı uzak olduğumu fark ettim cevaplarken. o.o Neler neler çıkmış vay be. :D iyi geceler. *mimleyecek kimsesi yok*

8 Haziran 2015 Pazartesi

True Love Sweet Lies (Otome Game)


 Otome oyunlarını ilk olarak beş sene önce Lovely Complex izlerken duymuştum (Hani Risa'nın ağzından salyalar aka aka oynadığı sahne vardı asbsb). Bu tür oyunlar olduğunu duyunca aklım çıkmıştı ama hiçbir yerde bulamamıştım. Bir iki sene sonra bilgisayarıma ücretsizlerden indirdim ama kalitesiz bulduğum için sildim. (Alistar mı ne diye bir oyun vardı gerçi iyidi o.)
Bu sene canım sıkılırken birden aklıma gelince google play arama motoruna "otome games" yazınca çok şaşırdım çünkü bu kadar oyun çıkmasını beklemiyordum. Ben hep japonca olduğunu ve sadece konsollardan oynandığını zannederdim. Büyük bir görmemişlikle çoğunu indirdim tabii ashshd. Zamanla favorilerim oluşmaya başladı. Ara sıra bloga yazabilirim çünkü çevremde bu hobimi paylaşabileceğim hiç kimse yok ve tüm fangirl çığlıklarımın içimde patlamasından bıktım. xD
 Şimdi bahsedeğim oyunun adı "True Love Sweet Lies". İkinci sezonunun yolda olduğunu görünce heyecandan yerimde zıplayıp durdum resmen. Kısaca TLSL diyeceğim. TLSL voltage inc. şirketinin yaptığı bir oyun ve ücretli. Giriş bölümünü ve her karakterin ilk bölümünü ücretsiz oynayıp karar verebilirsiniz. Şu an ana hikayeler indirimde ve ilk üç bölüm ücretsiz. (İkinci sezon çıkacağı için.)
 Karar sizin ben verdiğim parayı hak ettiklerini düşünüyorum. Her gün giriş yapıp sadece beş dakika oynadığımız oyunlardan zevk alamıyorum. Ana hikayeler 7 lira ara hikayeler 3 lira gibi bir fiyata sahip. Param kısıtlı olduğu için alırken seçici davranıyorum, çok klişe ve cıvık oyunlar almıyorum. Evet dırdırı kesip sadede gelemedim.

 Tokyo'da bağımsız olarak çalışan bir fotoğrafçısınız. Bir gün skandal yaratacak bir haber yakalıyorsunuz, böyle bir haber yakaladığınız için seviniyorsunuz ama başınızın büyük bir belaya girdiğinin farkında değilsiniz! Bu belaya yakalanmışken birden karşınıza çıkan ve sizi koruyacağını söyleyen kişilere güvenebilecek misiniz?
 Voltage sitesinde yazan tanıtım yazısını yazacaktım ama gereğinden fazla bilgi veriyor gibi geldi. Kısa ve öz iyidir diye düşündüm. Bundan sonra karşınıza çıkacak olan beş kişiden birisini seçiyorsunuz ve ona göre farklı hikayelerle oyun devam ediyor. Fazla sıkmadan karakterleri de tanıtmak istiyorum.
 Bu tanıtacağım karakterler patron olan Nozomu Fuse'nin açtığı dedektiflik bürosunda çalışan ve para karşılığı aldıkları davaları çözen kişiler.


Kiyaharu Nanahoshi

Rotasını oynamadığım için pek fazla detay veremeyeceğim ama tanıtımında "mechanic working" yazdığına göre mühendis gibi bir şey sanırım. Eğer serseri tipli, sağı solu belli olmayan, kendine çok fazla güvenen tiplerden hoşlanıyorsanız Kiyaharu sizin için iyi bir seçim olacaktır. Sakuya adında bir ikizi var, pek anlaşamıyor gibi gözükseler de kardeşini çok seviyor(muş :D)


Sakuya Nanahoshi

Eğer böyle gizemli davalar çözen bir grup varsa o grubun bir hackerı olması kaçınılmaz. Sakuya'da bilgisayar delisi ve -bence- biraz saf hackerımız. Geçmişindeki bir olaydan dolayı kadınlardan nefret ediyor. Eğer onu seçecekseniz başlardaki "Gider misin şurdan .s .s rahat bırak beni." tavırlarına şaşırmayın. Bazen soğuk bazen kibar yanlarıyla grubun tsunderesi de diyebiliriz. Çizimini en çok beğendiğim karakter.


Rui Wakaba


Japonya'da çok popüler bir aktör olan Rui gizlice Nozomu için çalışıyor. O kısımlar pek aklımda kalmasa da bu dedektiflik bürosunda çalışmasının sebebi bir role hazırlanmak içindi diye hatırlıyorum. Hani "çift kişilikli pop star" klişesi çok yaygındır ya. Rui de böyle biri.

Naomasa Sakura

Büronun mali işleriyle ilgileniyor ve avukat. Grubun ağır başlısı ve en ciddisi. Tam evlenilecek erkek. xD Tamam goygoya vurmak istiyorum ama yapmayacağım. Ailesi hakkında bir detay var ama spoiler sayılacağı için yazmayacağım.

Nozomu Fuse


Şimdi buraya sayfalarca yazabileceğim için sona bıraktığım bir kişiden bahsedeceğim. Nozumu'nun ilk sezonunu bitirdiğim ve tekrar tekrar oynadığım için her şeyi ezbere yazabilirim. :D

Yazdığım gibi Nozomu bu dedektiflik bürosunu açan kişi, bu büroyu açmasının sebebi hem küçüklükten beri hayali olması hem de geçmişinde yaşadığı trajik olayın suçlusunu yakalamak. 35 yaşında olduğu için gruba göre bayağı büyük kalıyor (diğerleri 20lerinin sonlarında.) Oyunun Japoncasında 39 yaşında olan Nozomu'nun yaşını neden düşürdüler bilmem. (Aradaki yaş farkının tepki çekeceğini mi düşündüler ki?) Oyun boyunca diğerleri "yaşlı adam" diye takılıp duruyorlar zaten. :D
 Nozomu'nun karakterine ve hikayesine tek kelimeyle bayıldım. Ciddi bir an yaşanırken "Bana bundan sonra Non-tan de olur mu?:p" demesine çok gülmüştüm. Gerektiğinde çok ciddi olabiliyorken bazen de bu tuhaf davranışlarını anlayamıyorsunuz. Geçmişinde yaşadığı trajik olaydan dolayı oyunda duygusal sahneler var. Çok neşeli ve vurdumduymaz  gibi görünse de zeki biri ve konu iş olunca ciddileşiyor. İkinci sezon çıktıktan sonra (tahmin ettiğim hızda çıkarsa 3-4 ayı bulacak sanırım çünkü Nozomu son sırada.) uzun bir Nozomu yazısı yazarım şimdilik tadında bırakayım. u.u (ve spoiler vermek istemedim.)
Seni bir gün gizlice keseceğim.
 Bunun dışında evde besledikleri aslında erkek olsa da inadına "O bir kız." dedikleri Yuriko var. Kim bu Yuriko? Beş tane adamın kafayı bozduğu ve her nazını çektikleri bir keçi. Evet, bir keçi. Sakin bir anda o lanet sesiyle ortaya çıkıp yüreğinizi ağzınıza getiren, "Ben mi Yuriko mu?" diye sorduğunuzda kendinizi kapının önünde bulacağınız kadar önemli bir şahsiyet. Hafif trip attığında tüm erkekler onunla ilgilenirken "Bu oyunun ana karakteri ben miyim yoksa şu salak keçi mi?!" diye düşünüyorsunuz.
 Bir de ev sahipleri Koharu var ki… Düşman başına diyorum.

Adam gibi bir tanıtım yapamama rağmen düşündüğümden uzun sürdü ama zevkliymiş. :D Herhangi bir voltage oyunu oynayıp bu yazıyı gören varsa konuşmak isterim. Dandik İngilizcem yüzünden tumblrdaki geyiklere dalamıyorum. Q_Q  İkinci sezonun giriş bölümü çıktı ve çok heyecanlı olacağa benziyor. *-*

Hangisi hoşunuza gitti gördüyseniz yorum yapın lütfen ya çok sıkılıyorum :') İşi çok fena sululuğa vurmak istiyorum zaten ne kasıyorum ki lan en fazla iki kişi okuyor bunları.
Not:Resimlerin kalitesi düşmüş ya niye ._.