15 Eylül 2015 Salı

Makinalaşmak İstiyorum (Bölüm 1)

   Küçüklükten beri kendimi diğer insanlardan geride kalmış hissederdim. Onlar güle ağlaya yollarında ilerlerken ben her adımımda yere çakılıp kalıyor, sürünerek ilerlemek zorunda kalıyordum sanki. İnsanların yapması gereken en doğal davranışları yaparken bile üstün bir çaba sarf ediyor olmam beni dayanılmaz bir sıkıntıya sürüklüyor ve bu yetersizliğimden dolayı kendime karşı hiç dinmeyen bir öfkeye hapsediyordu.
"Neden böyleyim?"
Bu soruyu kendime sürekli sormama rağmen cevabını bulamıyordum. Belki de böyle olması gerekiyordu. Denge böyle sağlanmalıydı. Hayat sahnesinde herkes başrol olamazdı, bazılarının en arkada durması ve kalabalık yapması gerekirdi. Ben de böyle biriydim. Aptaldım, hiçbir yeteneğim yoktu, güzel de değildim. İnsanlar bana baksalar da beni görmüyorlardı. Kaderim böyle bir yaşam sürmekti demek. Kabullendim. Okul hayatım boyunca beni soytarı yerine koyup dalga geçenlere karşı koymayışım bu yüzdendi. Onlardan daha aşağıdaydım,karşı koymamalıydım. İnsanlar ait olduğu sınıfı bilmeli ve sınırlarının dışına çıkmamalıydılar. Benim için hayat kabak tatlısı -hiç sevmezdim- tadında devam ederken arka fonda duyduğum tek ses rahatsız edici saat tiktaklarıydı.
 Lise ikideydim, okuldan çıkmış eve dönüyordum. Uykusuzluk ve açlıktan dolayı başım ağrıyor, kitaplarla dolu çantam omuzlarıma dayanılmaz bir acı veriyordu. O günlerde kafamdaki tek sorun nasıl intihar edeceğimdi. Artık yapmak zorunda olduğum günlük işler bile bana gereğinden fazla sıkıntı veriyor, hayattaki hiçbir şeyden zevk alamıyordum. İyide intihar dediğin şey nasıl yapılırdı? Hiçbir fikrim yoktu. Birdenbire omzuma dokunmuş olan bir el beni düşünce kuyumdan çıkardı. İfadesiz bir suratla omzuma dokunan elin sahibine döndüm.
"Otobüs kartını düşürmüşsün." dedi.
Gülümsüyordu, şu ana kadar gördüğüm en içten ifadeyle. Elime tutuşturduğu karta baktıktan sonra dudaklarımdan belli belirsiz "Teşekkürler." lafı döküldü, duyduğunu sanmıyorum. Tekrar gülümsedi ve telaşlı telaşlı yürümeye başladı. Hafifçe esen rüzgar sarı saçlarını dalgalandırıyordu. Oturup saatlerce izleyebileceğim bir tablo kadar güzeldi. Hakkında tek bir şey bile bilmediğim bu kız çok kısa da olsa gri dünyamı renklendirmişti. Otobüs kartımı sımsıkı tutarken gözden kaybolana kadar arkasından baktım. Ben akordu bozuk bir müzik aleti gibiydim, etrafıma yaklaşan herkes kulaklarını kapatıp yüzünü buruşturarak kaçarken o kainattaki en güzel melodilerin birleşimi gibiydi. Bu hislerde neyin nesiydi? Kendimi hayatımda ilk kez gerçek bir insan gibi hissediyordum.
 Aylar geçti. Artık tek başıma dışarı çıkıp saatlerce yürümek bende alışkanlık olmuştu. İnsan kalabalığının içinde dolaşırken umutsuzca o rengi tekrar görmeyi istiyordum. Onu bulamayacağımın farkındaydım, yine de aramaya devam ettim. Günler geçtikçe dünyam iyice soluklaşıyordu. İntihar etmeye cesaretim yoktu. Yine kalabalık bir caddede yürürken arkamdan her zamanki sinir bozucu sesini duydum:
"Bulamazsın." dedi.
"Aramıyordum ki."
"Bal gibi de arıyorsun."
"Karışma."
"Acınası hâldesin."
"Rahat bırak beni! Bas git!"
Güldü:
"Gidemem ki. Beni sen yarattın sonuçta."
 Ertesi gün edebiyat dersinde, başımı sıraya koyup gözlerimi kapatmıştım. Öğretmen bir şiir okuyacağını söyleyerek sınıfı susturdu. Şiirin adının "Makinalaşmak İstiyorum" olduğunu söyledi. Nâzım Hikmet'indi.
"Trrrrum,
Trrrrum!
Trak tiki tak,
Makinalaşmak istiyorum…"
 Kafamı kaldırıp şiiri daha dikkâtli dinledim.
"Beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!
Her dinamoyu
Altıma almak için çıldırıyorum!
Tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,
Damarlarımda kovalıyor
Oto-direzinler lokomotifleri!

Trrrrum,
Trrrrum!
Trak tiki tak,
Makinalaşmak istiyorum!

Mutlak buna bir çare bulacağım
Ve ben ancak bahtiyar olacağım
Karnıma bir türbin oturtup
Kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

Trrrrum,
Trrrrum!
Trak tiki tak,
Makinalaşmak istiyorum!"

Sınıftakilerin çoğu şiiri saçma bularak gülmeye başlamıştı. Bende şiiri anlamamıştım ama çok hoşuma gitmişti. Başımı tekrar sıraya koydum ve ders bitene kadar sessizce tekrarladım:
"Makinalaşmak istiyorum!"
 Birkaç ay daha geçti. Lise iki bitmişti. Karne dedikleri zımbırtıyı cebime sokuşturarak okuldan çıktım. Kendi kendime tekrar ediyordum:
"Makinalaşmak istiyorum!"
Ona bakarak konuştum:
"Eve gitmek istemiyor canım."
"Eee?"
"Gezelim ama bu salakların gitmeyeceği bir yer olsun."
Bir otobüse atladım ve en arka koltuğa yerleştim. Son durakta indim. Sordu:
"Neden buraya geldik?
"Burda kimse olmaz."
Yüzüme garip garip baktı. Kafa dinlemek için sürekli gittiğim parka geldim. Birkaç aile dışında kimse yoktu, güzeldi. Bir banka oturdum. Şimdi ne yapmalıydım? Yanıma oturdu:
"Buraya intihar etmek için mi geldin?"
"Yoo."
"Maket bıçağını niye aldın o zaman?"
"Kendimi korumak için."
İç çekti, küçümseyici bir iç çekişti bu. Kendimi koruyabileceğime inanmıyordu. Biraz ötedeki bankta yatıp uyuyan kadına baktım. Evsiz olduğu her hâlinden belliydi. Güldüm. Benden bile daha aşağı seviyedeydi. Böyle pis böcekler neden yaşıyordu? Yaşamakta ne buluyorlardı? Bu inat neyin nesiydi? Saatler geçti, hava kararmaya başlamıştı. Ortalıkta hiçbir insan kalmamıştı -evsizi insandan saymıyordum-. Evsiz kadın uyandı ve gözlerini ovuşturarak ayağa kalktı. Yalpalayarak yürüyordu, sakince takip etmeye başladım. Mırıldanıyordum:
"Makinalaşmak istiyorum,
Aynı bir robot gibi duygusuz
Zaman kavramı yitik hâlde
Benden hiçbir eser kalmasın istiyorum
Bu dünyanın griliğinde…."
"Şiirde böyle bir bölüm hatırlamıyorum." dedi.
Gülümsedim:
"Ben ekledim. Olmamış mı?"
"İnsanların şiirlerini değiştirme, saygısızlık bu."
Evsiz kadın hâlâ yalpalayarak yürümeye devam ediyordu. Arkasından seslendim:
"Baksana bir!"
Dönmedi. Benden aşağıda olan bu varlık nasıl olur da beni yok sayardı? Peşinden koşup kolundan tuttum:
"Baksana be!"
Dönüp şaşkınlıkla yüzüme baktı. Gülümseyerek kulaklarını gösterdi. Sağır olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Kolunu bıraktım. Ellerim titriyordu. Korkudan mı? Sanmam. Yüzüme bakmaya devam ediyordu. Nefes alamıyormuş gibi hissettim, sanki bir işe yarayacak gibi gömleğimin ilk iki düğmesini açtım. Ellerim titreyerek çantamdan kağıt ve kalem çıkardım. Sağırların okuma yazma öğrenebilmesi mümkün müydü bilemiyordum. Sonradan sağır olmuşsa bilme ihtimali de vardı. Kağıda aceleyle yazdım:
"Böylesine sefil hâldeyken nasıl olurda yaşıyorsun?"
Değişen surat ifadesine bakılırsa okuma yazma biliyordu. Elimdeki kağıdı alıp boş bir yerine bir şeyler yazıp bana gösterdi:
"Siktir git."
Kağıdı geri alıp yazdım:
"Bana ukalalık taslama. Benden düşük seviyedesin."
 Yüz ifadesi değişti, bana küçümseyici bir bakış atıp yürümeye başladı. Ellerimin titremesi artıyordu. Nefes alışlarım iyice zorlaşmıştı. Bana neler olduğunu bilmiyordum.
"Senin gibi biri beni küçümseyemez."
Peşinden koştum ve üstüne atladım. Çelimsiz olan vücudu bana karşı koyamayacak kadar güçsüzdü. Yüzüne bir yumruk attım:
"Yerini bil! Bok parçası!"
Yüzünü ne kadar yumrukladığımı hatırlamıyorum. Anlayamadığım sesler çıkarıyordu, belli ki yardım istemeye çalışıyordu. Yumruk atmaya devam ettikçe daha da hiddetleniyordum. Sanki bunca zamandır insanlara beslediğim kin gün yüzüne çıkmıştı. Ne kadar süre geçti bilmiyorum, kendime geldiğimde kadının yüzü kan içindeydi, hareketsizce yatıyordu. Üstünden kalktım ve etrafıma bakındım. O, ihtiyacım olduğumda neden ortaya çıkmıyordu? Nefes alışlarım normale dönmüştü. Aklım yavaş yavaş yerine geliyordu sanki. Ben ne yapmıştım? Şimdi ne bok yiyecektim? Hava iyiden iyiye kararmıştı. Kadının kollarından tutup ağaçlıkların arasına çektim. Onu çalılıkların arasına sürükledim, zayıf bedeni uzun çalıların arasında kayboldu. Aklıma başka bir yol gelmiyordu. Ellerimdeki kana baktım. Bir insanı mı öldürmüştüm? Neden bu kadar sakin hissediyordum? Çantamdaki ıslak mendili çıkarıp ellerimi sildim. Bu sıcakta cesedi iyice kokacaktı, polislerin beni bulması zor olmazdı. "Paramı çalmaya çalıştı." desem? "O panikle yaptım." desem? "Bıçaklamaya çalıştı." desem? "Olay yerinde bıçağa rastlamadık." derler mi ki? Aklıma başka bir şey gelmiyordu. Belki bu nedenler cezamı hafifletebilirdi? Kafam çok karışıktı. Otobüs durağına yürümeye başladım. İçimde garip bir heyecan vardı. Onu kurtarmıştım! Bana minnettar olmalıydı. Ben olmasam bu sefalet içinde yaşamaya devam edecekti. Ben ona iyilik yapmıştım.Bu sefillikten kurtulması için elimi kana bulamıştım. Ne kadar fedakar bir insandım!
-bölüm 1 son-
Not: En fazla beş bölüm olmasını planladığım bir hikâye olacak.

6 yorum:

  1. İlk paragraflarda biraz klişe asosyal çocuk ve onun düzelmeye başlayan hayatını anlatan hikayeler gibiydi ama kendi yarattığı kişiyle konuşması ve kendini kaybetmesine diyecek bir şey bulamıyorum, çok iyi ve ilk fikrimi tamamen yanlış çıkardı. Death Parade'in Moonlit Night isimli OST'u ile beraber hikayeni okumak çok güzel gidiyor. Devamını merak ettim.
    Ayrıca aynı şiiri edebiyat dersinde benim öğretmenim de okumuştu. Şiiri çok sevmediğim için mi emin değilim, anlatılmak istenen şeyi anlamamıştım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şiiri edebiyat öğretmenimiz çok güzel okumuştu ve benim hoşuma gitmişti çok bir şey anlamasam bile. Hatta karekterimin de pek anladığı söylenemez, kendince alakasız şekilde yorumladığı için şiiri sevdi.
      Zamanını ayırıp okuduğun ve yorum yaptığın için çok teşekkür ederim.

      Sil
  2. Bende Yuu-chan'a katılıyorum, klişe başladı ama çok iyi bir yöne saptı. *-* Uslübun sade olmasına rağmen çok sürükleyici. Şiir de hikayeye iyi gidiyor.

    YanıtlaSil
  3. Daimi aklımın bir köşesiydi yazdıklarını okumak, derslerden ötürü pek zaman bulamıyordum, şu sıralar bulabildiğime mutluyum, ne denli çoğu an zamanın beni yuttuğunu hissetsem de, yazını okuduğum şu an, benim vaktin peşinden koştuğum düşüncesi bir an uçuştu. Sarı saçlı kız, çöle sürüklenen bir serap gibi geldi, ne olursa olsun düşlemesi güzel, tıpkı bir güneş ışığının yağmur tanesine konmasıyla ortaya çıkan renkler misali. Oysa daima oradadır renkler, sadece bir ışık gerekir sakladığı dünyayı görebilmek için. Keşke, karakter de dünyasında o rengi bulabilseymiş, belki sarı saçlı kız değil ama başka bir hadiseyle konabilseymiş o ton yaşantısına. Belki fazla iyimserdim, okurken son ana kadar konabilir dedim, şu an bile devamını yazacağını öğrendiğimde aynı düşüncedeyim, sonuçta bir deniz gibiyse hayat, dalgaların getireceği belli değildir yarınlar gibi. Elbet ne bir denizdir hayat, nede bir dalga olsa da yarınlar daima düşlemek hoştur. Hikâyen hakikatten etkileyici, kalemin sade ama kelamlarına konan ahsenilkte bu duruluktan geliyor. Yaşadıkları karşısında karakterin gerçekliğinin bir müddet sonra kırılıp yarattığı karakterin lafızlarını duyup, bakış açısının değişmesini etkileyici buldum. Ne ilerisi, ne de gerisi… Bir insanın sadece tek bir rotaya kısılı kaldığı an yaşayabileceklerini o kadar realist biçimde kaleme almışsın ki, benim de hoşuma giden bu bakış açısı oldu. Yinede aklım devamlılığını getirecek yarınlarda gizli o düşlerde. Umarım karakter kendine has ışık tomurcuğunu bulabilir. Ellerine vede kalemine sağlık Merdiven Çocuk.

    YanıtlaSil
  4. River, kelimelerle aran muhteşem. Yazılarına yorum yapamasam da -artık yorum yapmak için bile kafamı toparlayamıyorum- seni takip ediyorum ve yazdıklarına kapılıp gidiyorum. Bu amatör hikaye bu güzel yorumu hak eder miydi bilmiyorum ama beğendiysen ne mutlu! Yazdıklarıma değerli zamanını ayırdığın için teşekkür ederim.

    YanıtlaSil