16 Eylül 2015 Çarşamba

 Bu bloğu neden açtım aslında bilemiyorum. İçimi boşaltmak için? Tuttuğum günlükler neyime yetmemişti? Belki de çektiğim sonsuz acıların(!) insanlar tarafından okunmasını istedim. Hayır, aslında okunmasını istemiyordum. Okunma ihtimali benim için yeterdi. Ekran başındaki birinin benim yazdıklarımı okuması benim gibi biri için bayağı stresliydi.
 Aslında yazmaya yetenekli olmadığımı biliyorum, kurgu yeteneğimde sıradan. Benim için bir problem değil zaten bu. Peki neden yazıyorum? Yarattığım onca karakterin amacı neydi? Çünkü onlar benim yerime yaşıyorlar, benim yapmak isteyipte yapamadıklarımı yapıyorlar ya da söyleyemeye cesaret edemediğim cümleleri onlar sayesinde söylüyorum. Örneğin dün ansızın yazdığım "Makinalaşmak İstiyorum"un adı, cinsiyeti hiçbir haltı belli olmayan karakterini ele alalım. Neden yazdım? Çünkü anlatmak istiyordum, o karaktere kendimden çok şey kattım. Orda yazılanların çoğu bendim -ama merak etmeyin bir evsizi öldürmedim-. Ne yani? Bu yazılarını okuduğunuz kız senelerini hayali bir insanla konuşarak geçirmiş olabilir mi? Ya da kaç sene önce gördüğü bir kızı hâlâ unutamıyor mu? Kendini bir soytarı olarak mı görüyor? Neyse. Kendim olmaya bir gram cesaretim olmadığı için "Ben yaptım." yerine "O yaptı." demek daha rahat. Düşüncelerim tepki çekse dahi suçu onların üstüne atabilirim. Korkakların yolunda emin adımlarla yürüyorum, artık geri dönebileceğimi de sanmıyorum.

15 Eylül 2015 Salı

Makinalaşmak İstiyorum (Bölüm 1)

   Küçüklükten beri kendimi diğer insanlardan geride kalmış hissederdim. Onlar güle ağlaya yollarında ilerlerken ben her adımımda yere çakılıp kalıyor, sürünerek ilerlemek zorunda kalıyordum sanki. İnsanların yapması gereken en doğal davranışları yaparken bile üstün bir çaba sarf ediyor olmam beni dayanılmaz bir sıkıntıya sürüklüyor ve bu yetersizliğimden dolayı kendime karşı hiç dinmeyen bir öfkeye hapsediyordu.
"Neden böyleyim?"
Bu soruyu kendime sürekli sormama rağmen cevabını bulamıyordum. Belki de böyle olması gerekiyordu. Denge böyle sağlanmalıydı. Hayat sahnesinde herkes başrol olamazdı, bazılarının en arkada durması ve kalabalık yapması gerekirdi. Ben de böyle biriydim. Aptaldım, hiçbir yeteneğim yoktu, güzel de değildim. İnsanlar bana baksalar da beni görmüyorlardı. Kaderim böyle bir yaşam sürmekti demek. Kabullendim. Okul hayatım boyunca beni soytarı yerine koyup dalga geçenlere karşı koymayışım bu yüzdendi. Onlardan daha aşağıdaydım,karşı koymamalıydım. İnsanlar ait olduğu sınıfı bilmeli ve sınırlarının dışına çıkmamalıydılar. Benim için hayat kabak tatlısı -hiç sevmezdim- tadında devam ederken arka fonda duyduğum tek ses rahatsız edici saat tiktaklarıydı.
 Lise ikideydim, okuldan çıkmış eve dönüyordum. Uykusuzluk ve açlıktan dolayı başım ağrıyor, kitaplarla dolu çantam omuzlarıma dayanılmaz bir acı veriyordu. O günlerde kafamdaki tek sorun nasıl intihar edeceğimdi. Artık yapmak zorunda olduğum günlük işler bile bana gereğinden fazla sıkıntı veriyor, hayattaki hiçbir şeyden zevk alamıyordum. İyide intihar dediğin şey nasıl yapılırdı? Hiçbir fikrim yoktu. Birdenbire omzuma dokunmuş olan bir el beni düşünce kuyumdan çıkardı. İfadesiz bir suratla omzuma dokunan elin sahibine döndüm.
"Otobüs kartını düşürmüşsün." dedi.
Gülümsüyordu, şu ana kadar gördüğüm en içten ifadeyle. Elime tutuşturduğu karta baktıktan sonra dudaklarımdan belli belirsiz "Teşekkürler." lafı döküldü, duyduğunu sanmıyorum. Tekrar gülümsedi ve telaşlı telaşlı yürümeye başladı. Hafifçe esen rüzgar sarı saçlarını dalgalandırıyordu. Oturup saatlerce izleyebileceğim bir tablo kadar güzeldi. Hakkında tek bir şey bile bilmediğim bu kız çok kısa da olsa gri dünyamı renklendirmişti. Otobüs kartımı sımsıkı tutarken gözden kaybolana kadar arkasından baktım. Ben akordu bozuk bir müzik aleti gibiydim, etrafıma yaklaşan herkes kulaklarını kapatıp yüzünü buruşturarak kaçarken o kainattaki en güzel melodilerin birleşimi gibiydi. Bu hislerde neyin nesiydi? Kendimi hayatımda ilk kez gerçek bir insan gibi hissediyordum.
 Aylar geçti. Artık tek başıma dışarı çıkıp saatlerce yürümek bende alışkanlık olmuştu. İnsan kalabalığının içinde dolaşırken umutsuzca o rengi tekrar görmeyi istiyordum. Onu bulamayacağımın farkındaydım, yine de aramaya devam ettim. Günler geçtikçe dünyam iyice soluklaşıyordu. İntihar etmeye cesaretim yoktu. Yine kalabalık bir caddede yürürken arkamdan her zamanki sinir bozucu sesini duydum:
"Bulamazsın." dedi.
"Aramıyordum ki."
"Bal gibi de arıyorsun."
"Karışma."
"Acınası hâldesin."
"Rahat bırak beni! Bas git!"
Güldü:
"Gidemem ki. Beni sen yarattın sonuçta."
 Ertesi gün edebiyat dersinde, başımı sıraya koyup gözlerimi kapatmıştım. Öğretmen bir şiir okuyacağını söyleyerek sınıfı susturdu. Şiirin adının "Makinalaşmak İstiyorum" olduğunu söyledi. Nâzım Hikmet'indi.
"Trrrrum,
Trrrrum!
Trak tiki tak,
Makinalaşmak istiyorum…"
 Kafamı kaldırıp şiiri daha dikkâtli dinledim.
"Beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!
Her dinamoyu
Altıma almak için çıldırıyorum!
Tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,
Damarlarımda kovalıyor
Oto-direzinler lokomotifleri!

Trrrrum,
Trrrrum!
Trak tiki tak,
Makinalaşmak istiyorum!

Mutlak buna bir çare bulacağım
Ve ben ancak bahtiyar olacağım
Karnıma bir türbin oturtup
Kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

Trrrrum,
Trrrrum!
Trak tiki tak,
Makinalaşmak istiyorum!"

Sınıftakilerin çoğu şiiri saçma bularak gülmeye başlamıştı. Bende şiiri anlamamıştım ama çok hoşuma gitmişti. Başımı tekrar sıraya koydum ve ders bitene kadar sessizce tekrarladım:
"Makinalaşmak istiyorum!"
 Birkaç ay daha geçti. Lise iki bitmişti. Karne dedikleri zımbırtıyı cebime sokuşturarak okuldan çıktım. Kendi kendime tekrar ediyordum:
"Makinalaşmak istiyorum!"
Ona bakarak konuştum:
"Eve gitmek istemiyor canım."
"Eee?"
"Gezelim ama bu salakların gitmeyeceği bir yer olsun."
Bir otobüse atladım ve en arka koltuğa yerleştim. Son durakta indim. Sordu:
"Neden buraya geldik?
"Burda kimse olmaz."
Yüzüme garip garip baktı. Kafa dinlemek için sürekli gittiğim parka geldim. Birkaç aile dışında kimse yoktu, güzeldi. Bir banka oturdum. Şimdi ne yapmalıydım? Yanıma oturdu:
"Buraya intihar etmek için mi geldin?"
"Yoo."
"Maket bıçağını niye aldın o zaman?"
"Kendimi korumak için."
İç çekti, küçümseyici bir iç çekişti bu. Kendimi koruyabileceğime inanmıyordu. Biraz ötedeki bankta yatıp uyuyan kadına baktım. Evsiz olduğu her hâlinden belliydi. Güldüm. Benden bile daha aşağı seviyedeydi. Böyle pis böcekler neden yaşıyordu? Yaşamakta ne buluyorlardı? Bu inat neyin nesiydi? Saatler geçti, hava kararmaya başlamıştı. Ortalıkta hiçbir insan kalmamıştı -evsizi insandan saymıyordum-. Evsiz kadın uyandı ve gözlerini ovuşturarak ayağa kalktı. Yalpalayarak yürüyordu, sakince takip etmeye başladım. Mırıldanıyordum:
"Makinalaşmak istiyorum,
Aynı bir robot gibi duygusuz
Zaman kavramı yitik hâlde
Benden hiçbir eser kalmasın istiyorum
Bu dünyanın griliğinde…."
"Şiirde böyle bir bölüm hatırlamıyorum." dedi.
Gülümsedim:
"Ben ekledim. Olmamış mı?"
"İnsanların şiirlerini değiştirme, saygısızlık bu."
Evsiz kadın hâlâ yalpalayarak yürümeye devam ediyordu. Arkasından seslendim:
"Baksana bir!"
Dönmedi. Benden aşağıda olan bu varlık nasıl olur da beni yok sayardı? Peşinden koşup kolundan tuttum:
"Baksana be!"
Dönüp şaşkınlıkla yüzüme baktı. Gülümseyerek kulaklarını gösterdi. Sağır olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Kolunu bıraktım. Ellerim titriyordu. Korkudan mı? Sanmam. Yüzüme bakmaya devam ediyordu. Nefes alamıyormuş gibi hissettim, sanki bir işe yarayacak gibi gömleğimin ilk iki düğmesini açtım. Ellerim titreyerek çantamdan kağıt ve kalem çıkardım. Sağırların okuma yazma öğrenebilmesi mümkün müydü bilemiyordum. Sonradan sağır olmuşsa bilme ihtimali de vardı. Kağıda aceleyle yazdım:
"Böylesine sefil hâldeyken nasıl olurda yaşıyorsun?"
Değişen surat ifadesine bakılırsa okuma yazma biliyordu. Elimdeki kağıdı alıp boş bir yerine bir şeyler yazıp bana gösterdi:
"Siktir git."
Kağıdı geri alıp yazdım:
"Bana ukalalık taslama. Benden düşük seviyedesin."
 Yüz ifadesi değişti, bana küçümseyici bir bakış atıp yürümeye başladı. Ellerimin titremesi artıyordu. Nefes alışlarım iyice zorlaşmıştı. Bana neler olduğunu bilmiyordum.
"Senin gibi biri beni küçümseyemez."
Peşinden koştum ve üstüne atladım. Çelimsiz olan vücudu bana karşı koyamayacak kadar güçsüzdü. Yüzüne bir yumruk attım:
"Yerini bil! Bok parçası!"
Yüzünü ne kadar yumrukladığımı hatırlamıyorum. Anlayamadığım sesler çıkarıyordu, belli ki yardım istemeye çalışıyordu. Yumruk atmaya devam ettikçe daha da hiddetleniyordum. Sanki bunca zamandır insanlara beslediğim kin gün yüzüne çıkmıştı. Ne kadar süre geçti bilmiyorum, kendime geldiğimde kadının yüzü kan içindeydi, hareketsizce yatıyordu. Üstünden kalktım ve etrafıma bakındım. O, ihtiyacım olduğumda neden ortaya çıkmıyordu? Nefes alışlarım normale dönmüştü. Aklım yavaş yavaş yerine geliyordu sanki. Ben ne yapmıştım? Şimdi ne bok yiyecektim? Hava iyiden iyiye kararmıştı. Kadının kollarından tutup ağaçlıkların arasına çektim. Onu çalılıkların arasına sürükledim, zayıf bedeni uzun çalıların arasında kayboldu. Aklıma başka bir yol gelmiyordu. Ellerimdeki kana baktım. Bir insanı mı öldürmüştüm? Neden bu kadar sakin hissediyordum? Çantamdaki ıslak mendili çıkarıp ellerimi sildim. Bu sıcakta cesedi iyice kokacaktı, polislerin beni bulması zor olmazdı. "Paramı çalmaya çalıştı." desem? "O panikle yaptım." desem? "Bıçaklamaya çalıştı." desem? "Olay yerinde bıçağa rastlamadık." derler mi ki? Aklıma başka bir şey gelmiyordu. Belki bu nedenler cezamı hafifletebilirdi? Kafam çok karışıktı. Otobüs durağına yürümeye başladım. İçimde garip bir heyecan vardı. Onu kurtarmıştım! Bana minnettar olmalıydı. Ben olmasam bu sefalet içinde yaşamaya devam edecekti. Ben ona iyilik yapmıştım.Bu sefillikten kurtulması için elimi kana bulamıştım. Ne kadar fedakar bir insandım!
-bölüm 1 son-
Not: En fazla beş bölüm olmasını planladığım bir hikâye olacak.

6 Eylül 2015 Pazar

"Gereksizler" Bölüm 2:Yeni Yüzler

 Kızıl'ın birkaç kırığı dışında ciddi bir şeyi yoktu ama yine de hareket etmek için çok hâlsizdi. Yorgunluktan uyuyakalmışken Iraz da başında bekliyordu. Belki de birisini aramalıydı ama Kızıl'ın telefonu yanında yoktu. Yorgun yorgun nefes alıp veren Kızıl'a baktı. Neden bu hâle geldiğini merak etse de sormaya çekiniyordu. Zaten alacağı cevap neyi değiştirecekti? Kendisi de çok yorulmuştu. Odaya göz gezdirdi ve az ötede ziyaretçiler için konulmuş iki kişilik koltuğu gördü. Esneyerek koltuğa uzandı ve bacaklarını karnına doğru çekti, uykuya dalması çok zor olmadı.
 Birkaç saat geçmiş olacaktı ki baş ağrısıyla uyandı. Dayak yemiş gibi hissediyordu. Gözlerini zorlukla açtığında Kızıl'ın ona baktığını gördü. Yanında dükkânda gördüğü sarışın çocuk vardı. O da bir sandalyeye yaslanmış uyukluyordu. Kızıl yorgun bir gülümsemeyle sordu:
"İyi uyudun mu?"
Iraz uykulu gözlerle kalkıp yatağın yanına gelmişti:
"Eh. Sen nasılsın? "
"Daha iyi."
Odaya sessizlik çöktü. Gecenin bu saatinde koridordan gelen birkaç fısıltı dışında hiç ses yoktu. Iraz duvardaki camı catlamış saate baktı. Saat sabah dörde geliyordu. Çok yorgundu ve bugün girmesi gereken çok önemli bir sınav vardı. Sıkıntıyla iç çekti:
"Ben artık gideyim. Tekrar geçmiş olsun. " Gideceği sırada Kızıl Iraz'ın kolundan tuttu:
"Teşekkürler. "
Kızıl'ın bakışları o kadar ciddiydi ki Iraz ne diyeceğini bilemedi, bir süre bakıştılar. Iraz en sonunda:
"Kendine iyi bak." diyip odadan çıktı.
Dalgın dalgın hastane koridorunda yürürken soğuk bir elin omzunu kavradığını hissetti:
"Bakar mısın?"
Sesin sahibine baktı. Adam leş gibi sigara ve içki kokuyordu, Iraz ayıp olmayacağını bilse burnunu kapacaktı. Sanki hiç tarak değmemiş gibi olan saçlarını karıştırırken Iraz'ın omzundaki elini hâlâ çekmemişti. Kelimeleri zar zor toparlayarak konuştu:
"121 numaralı oda nerde? Bilir misin?"
Iraz, adamın sorusunu "Bilmiyorum." diye kestirip atacakken 121 numaralı odada Kızıl'ın yattığını hatırladı. Suratında pişkin bir gülümsemeyle karşısında duran adama bakarken ondan hiç hoşlanmadığını belli eden bir tavırla adamın elini alıp omzundan attı:
"Bu koridordan sağa dönün. Üçüncü kapıydı herhâlde."
Adam çok komik bir espri duymuş gibi sırıtmaya devam ediyordu:
"Teşekkürler küçük hanım."
Adam sallana sallana yürümeye devam etti. Iraz biraz da olsa ürperdiğini hissetti. Öyle bir adamla aynı ortamda bulunmaktan bile tedirgin olmuştu. Hastaneden hızla çıktı. Havanın serinliği uykusunu biraz da olsa açmıştı. Sıkıntılı bir sesle söylendi:
"Artık eve gidip uyunmaz da!"
Okulu hastaneye yakın olduğu için yürümeye başladı. Önünden geçtiği mağazanın vitrininde yansımasını görünce yüzünü buruşturdu. Üstünde hâlâ üniforması vardı, saçları dağılmış, gözleri şişmişti. Saatlerce süslenip gelen tikilerin yanında garip gözükeceği kesindi.
"Sınavdan çıkar çıkmaz eve giderim." dedi.
Etraf yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı. Patronun paketinden aşırdığı sigarayı yaktı. Kime olduğunu bilmeden bir küfür salladı. Cadde, işine koşuşturan insanlarla dolmaya başlamıştı. Yanından geçen tüm o bakımlı insanları gördükçe kendini bir sefil bir böcek gibi hissediyordu. Tiksintiyle yüzünü buruşturdu:
"Nasıl içiyorlar bu boku?!"
Sigarayı yere atıp ezdikten sonra okula doğru yürümeye devam etti.
 Sınavdan sonra okuldan hemen çıktı, ders görecek hâli yoktu. Esneyerek, guruldayan karnını susturmak için bir pastaneye girdi. Sonra bir otobüse atlayıp eve gitti, yatağa atladığı gibi uyuyakaldı.
 Gözlerini zorlukla açtı ve telefonunun saatine baktı, saat ikiye geliyordu. Alarmın çalmasına daha bir saat vardı. Üst katta kalan çift yine kavga ediyor, ortalığı kırıp döküyordu. Iraz, yorgunlukla saçlarını geriye attı. Yatarken perdeyi kapatmayı unuttuğu için gözüne rahatsız edici güneş ışığı geliyordu. Güneş ışığıyla birlikte belirginleşip havada uçuşan binlerce tozu görünce yakın zamanda temizlik yapması gerektiğini fark etti. Uykusunu açmak için soğuk bir duş aldıktan sonra kahve içerken hâlâ kavga eden çiftin gürültüsünü dinliyordu. Daha işinin başlamasına zaman vardı ama giyinip erkenden çıktı.
 Patron şaşkın bir ifadeyle Iraz'a bakıyordu:
"Erkencisin?"
"Bugün içimden böyle geldi."
Iraz mutfağa girdi:
"Selam şef! Nasılsın?"
"…"
"Bende iyiyim. Sağol."
"…"
Şef, yani bu küçük dükkânın siparişlerini hazırlayan kişi altmış yaşlarındaydı, hiç konuşmaz, suratında hep donuk bir ifadeyle dolaşırdı. Çalışmaya başladığı ilk zamanlarda Iraz onunla konuşmaya çalışmış ama hiç cevap alamayınca onu dilsiz sanmıştı. Patronun sonradan söylediğine göre dilsiz değildi, kendi isteğiyle konuşmayı bırakmıştı. Hiç kimse bunun nedenini bilmiyordu. Her ne kadar cevap vermese de ona hatrını sormak Iraz da alışkanlık olmuştu.
 Karınlarını doyurmak isteyen işçiler ve para dilenen dilenciler dışında o gün dükkâna gelen kimse olmamıştı. Kızıl'ı merak etse de ona nasıl ulaşacağını bilmiyordu. Kapanma saati yaklaşırken patronu kasanın başında sigara içerken buldu:
"Patron dükkânda sigara içmemelisin."
Patronun gözleri uzaklara dalmıştı, sıkıntıyla iç çekti. Iraz onu rahat bırakmanın iyi olacağına karar verdi:
"O zaman çıkıyorum ben."
Kapıya yöneldiği sırada patronun zayıf sesini durdu:
"Iraz."
"Evet patron?"
"Bulaşma onlara."
Patrona yaklaşarak sordu:
"Kime?"
"O travestiden uzak dur."
Iraz bunaldığını hissetti. Konuşmanın hemen bitmesi için kafasını sallayarak:
"Tamam, uzak dururum." diye geçiştirmeye çalıştı. Patron sigarasını söndürerek ayağa kalktı ve Iraz'a yaklaştı:
"Ciddiyim. Bulaşma onlara. Aralarında tükenirsin."
Patron Iraz'ın omuzlarından tuttu. Iraz kendini çok rahatsız olmuş hissediyor, uzaklaşmaya çalıştıkça patron daha güçlü tutuyordu.
"Tükenirsin!"
Patronun sesi yükseldikçe Iraz korkmaya başlıyor, kurtulmaya çalışıyordu.
"Bırak beni!"
Ne yapacağını bilemez hâldeyken birisinin araya girip onu ittiğini hissetti. Iraz şaşkınlıkla kendini kurtaran şefe bakarken o patronun yüzüne sağlam bir yumruk atmıştı bile. Patron yere yığılmış, histerik kahkahalar atmaya başlamıştı. Şef tiksintiyle yüzünü buruşturmuştu, Iraz onda ilk kez farklı bir duygunun ifadesini görüyordu. Şaşkınlıkla yerde gülüp duran patrona baktıktan sonra şefe döndü:
"Teşekkürler."
Şef ona "Hadi git artık." anlamında bir işaret yaptı, zaten Iraz da burda daha fazla kalmak istemiyordu. Korku ve şaşkınlıkla dükkândan çıkıp hızla yürürken vücudu birisine çarpmanın verdiği etkiyle sarsıldı. Iraz hemen toparlandı:
"Özür dilerim."
"Seni tekrar görmek ne hoş."
Iraz başını kaldırdığında sabah hastanede karşılaştığı adamı gördü, içi ürpertiyle doldu. Bugün hiç bitmeyecek miydi? Adam sigarasından bir nefes çektikten sonra bakışlarını Iraz'ın çalıştığı dükkâna yöneltti:
"Seni şurdan çıkarken gördüm. Orda mı çalışıyorsun?"
Iraz adamın parmağıyla işaret ettiği yere baktıktan sonra başını "Evet" anlamında salladı. Adam bir espri duymuş gibi sırıtarak:
"Yerinde olsam başka bir iş bakardım." dedi ve yürümeye başladı.
Iraz içindeki ürpertiyi yok etmeye çalışarak hızlıca eve gitti. Kendini güvende hissetmek için kapısını iyice kilitledikten sonra yatağına uzandı. İlk kez üst kattaki çiftin kavga etmeyişine üzüldü. Şu an en az ihtiyaç duyduğu şey sessizlikti. Evde çıkan en küçük sese bile bir anlam veriyor, kalbi yerinden çıkacak gibi atmaya başlıyordu. "Keşke televizyonum olsaydı." diye düşündü. En azından bu gergin sessizliği dağıtırdı. "Saçmalıyorum, korkacak bir şey yok." dedi kendi kendini sakinleştirmeye çalışırken. Günün ilk ışıklarını görene kadar gözüne uyku girmedi.
 Uyandığında hava hafiften kararmaya başlamıştı, gerinerek yatağından kalktı ve telefonuna baktı. Saat akşam altıya geliyordu.
"Bayağı iyi uyumuşum."
O gün ne okul ne iş olduğu için rahattı hatta yatağa tekrar uzandı. İç karartıcı grilikteki tavanı izlerken sonunda adam akıllı dinlenebildiği için mutluydu. Karnı guruldamaya başlamıştı. Yüzünü yıkarken aklına Kızıl geldi. Acaba dışarı çıksa onu görme ihtimali ne kadardı? Nasıl olduğunu görmek istiyordu. Çabucak bir şeyler atıştırdıktan sonra dışarı çıktı. Çalıştığı dükkâna doğru yürümeye başladı. Dükkâna yaklaştıkça kalabalık ve sesler artıyordu. Yanından geçtiği kadınlar hararetli şekilde birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı. Dükkâna iyice yaklaştığında önünde bir insan kalabalığı gördü. Bir polis bağırarak kalabalığı uzaklaştırmaya çalışıyordu. Iraz telaşla koşmaya başladı. İnsan kalabalığını zorlukla yararak dükkânın önüne geldi. Camlar tuzla buz olmuştu, dikkâtli bakınca dükkânın içindeki duvara sıçramış kan lekelerini gördü. İçeri girmeye çalışırken biri kolunu sert bir şekilde tuttu:
"Ne bok yiyorsun? Bas git hadi."
Iraz kolunu tutan polise baktı, şok olmuş hâldeydi. Kelimeleri zorlukla toparlayabildi:
"Burda çalışıyordum."
Polis Iraz'ın kolunu bıraktı ve sakin bir şekilde:
"Patronun öldürüldü." dedi.
Iraz ne hissedeceğini bilemiyordu, dükkânın içindeki kan lekelerine tekrar baktı. Polis bu sefer dostâne bir şekilde Iraz'ın omzunu tutarak:
"Hadi. Burda olmaman lazım." dedi.
Iraz cevap vermedi. Tekrar insan kalabalığının içine girdi ve hızlı hızlı yürümeye başladı. Başını kaldırdığında iki gündür Kızıl'ın yanında karşılaştığı sarışın çocukla göz göze geldi. Yüzünde kindâr bir gülümseme vardı. Iraz'a bakmayı sürdürerek:
"Üzülme. Orospu çocuğunun tekiydi zaten." dedi ve yürümeye başladı.
Sıkıntıyla iç çekti. Şimdi ne yapmalıydı? İşini de kaybetmişti. Dükkânın karşısındaki kaldırıma oturdu.
"Acaba şef biliyor mudur?"
İnsanlar ansızın işlenen cinayete ilgisini kaybetmiş olacaktı ki cadde eski sakinliğine geri dönmüştü. Iraz'ın duyduğuna göre patronun yüklü bir miktarda kumar borcu vardı. Büyük ihtimal vurulması bu yüzdendi. Kollarına baktı, dün patronun onu tutup sarstığı yerler morarmıştı.
"Hasta herif."
Aklını kaybetmesi belki bu yüzdendi, öldürüleceğini biliyordu. Peki bunun Kızılla ne ilgisi vardı? Neden "Onlara bulaşma." demişti? Başını ellerinin arasına almış düşünürken birisi tarafından dürtüldüğünü hissetti:
"Şşt baksana kız zilli."
Iraz başını kaldırıp kendini dürten kişiye baktı. Üstüne parçalanmış yeşil bir mont geçirmiş yaşlı adam, bir kısmı dökülmüş olan sapsarı dişleriyle Iraz'a gülümsüyordu. Başındaki lacivert berenin altından bembeyaz kıvırcık saçları çıkmıştı. Bu pasaklı görünüşüne tezat şekilde masmavi parlak gözleri vardı. Adam devam etti:
"Sigaran var mı kız?"
"Yok."
Adam Iraz'ı hâlâ dürtüp duruyordu:
"Hiç mi yok?"
"Yok işte! Bas git!"
"Bağırma bana orospu!"
Iraz sinir bozucu bir sesle güldü:
"Bence sigara yerine sabun ara."
Adam sinirle Iraz'a el hareketi çekerek yoluna devam etti.
"Tüm manyaklar buraya toplanmış sanki."
"Kuşçuyla kavga ettiğine göre çoktan bu mahalleden olmuşsun."
Kızıl'ın sesi neşeliydi, Iraz'ın yanına oturdu. Iraz Kızıl'ı görünce sevinmişti.
"Kuşçu?"
"Buralarda ona öyle deriz. Mahalledeki herkesle kavga eder, aldırma."
Iraz umursamazlıkla omuzları silkti:
"Aldırdığım yok zaten. Sen iyi oldun mu?"
"Önemli bir şeyim yoktu zaten. İyiyim."
"Sevindim."
Birkaç saniye sessizce oturdular. Aşağı sokaktan gelen köpek havlamalarını ve balkonlardaki çatal bıçak seslerini dinlediler. Sessizliği bozan Kızıl oldu:
"Patronunun vurulduğunu duydum."
"Evet. Bayağı kumar borcu varmış." Iraz sıkıntıyla Kızıl'ın yüzüne baktı. "İşsiz kaldım. Ne yapacağım bilmiyorum."
"Bir süre ailenden borç iste. Olmaz mı?"
Ailesi aklına gelince Iraz'ın yüzü düştü. Morali bozulmuş bir sesle:
"Olur tabii." dedi.
Kızıl Iraz'ın moralinin bozulduğunu fark etmişti, bilip bilmeden konuştuğu için kendine kızdı. Konuyu değiştirmek umuduyla gülerek:
"Telefon numaranı verir misin?" dedi. "Yine bir köşede dövülüp kalırsam sana ulaşmam kolay olur."
Iraz önce gülse de dövülmek muhabbeti açılınca rahatsız olmuş hissetti. Birbirlerine telefon numaralarını verdiler. Kızıl iç çekti ve ayağa kalkarak üstünü düzeltti:
"Ben gideyim artık. "
"Kızıl? "
"Efendim?"
Iraz da ayağa kalkmıştı Kızıl'ın gözlerinin içine bakıyordu:
"Yine konuşuruz değil mi?"
"Tabii. Neden olmasın? Görüşürüz."
"Görüşürüz."
 Kızıl aceleyle yürümeye başlamışken Iraz da yavaş yavaş evin yolunu tuttu. İşini kaybetmişti ve ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Para için ailesini arama fikri bile midesinde sancıya neden oluyordu ama başka çaresi kalmazsa onları aramak zorundaydı.
 Eve geldiğinde her zamanki gibi kapısını kilitledi ve üstünü değiştirdi. Yatağına oturup bugün olanları düşündü. Patronun ölmüş olmasına hâlâ inanamıyordu. Patronu pek sevmezdi ama onu sürekli görmeye alışmıştı. Şef hiç konuşmasa da onun yanında kendini güvende hissederdi. Artık ikisi de olmayacaktı. Boğazına bir yumruk oturmuştu sanki, kendini çok yalnız ve korkmuş hissediyordu. "Keşke birdenbire yok olsaydım." diye düşündü ama bu kadar kolay kurtulamayacağını biliyordu.
-devam eder-

3 Eylül 2015 Perşembe

"Gereksizler" Bölüm 1:Karsılasma

 "Seni hiç kimse tanımıyor. Rahat ol."
Iraz, rahatlamak için kendi kendine mırıldanırken bir yandan da üstünü başını düzeltiyordu. Tek yapmak istediği ordan kaçıp gitmek olsa da yapamazdı. Üniversiteye gitmek zorundaydı. Derin bir nefes alıp sınıfa girdi ve bir haftadır aynada çalıştığı gülümsemesiyle herkese "Günaydın. " dedi. Birkaç kişinin de ona gülümseyerek karşılık vermesi onu rahatlatmıştı. "Her şey iyi olacak." diye düşünürken boş bulduğu bir sıraya geçti.
 İlk gün düşündüğü kadar sancılı geçmemisti. Henüz kimseyle tanışmamıştı ama en azından kendisinden tiksinen bakışları artık görmüyordu. Yine de biraz hayal kırıklığına uğramış gibiydi, ortamın liseden farkı yoktu. "Ne bekliyordum ki?" diye düşünürken çantasını aldı ve evine gitmeden önce markete uğradı.
 Sakin ve heyecansız günler birbirini kovaladı ve aradan iki hafta geçti. İnsanlarla çok samimi olamasa da en azından gündelik sohbetler yapabiliyordu. Dersler bittiği gibi işine koşuyor ve işten çıktıktan sonra aceleyle eve gelip diğer işlerini bitirmeye uğraşıyordu. Dinlenecek vakti olmaması işine geliyordu çünkü ne zaman boş kalsa etrafı geçmişin hayaletleriyle sarılıyordu. Artık huzurlu hissetse de hayatında hâlâ bir şeylerin eksikliğini hissediyordu. Çok yalnızdı. Her zamanki monotonlukta geçmiş bir günün akşamında ders çalışırken kulağına cama vurup duran yağmur tanelerinin sesi çalındı. Ders kitabını masaya bırakıp pencereden bakarken:
"Belki de yürüyüş yapsam iyi olur." diye düşündü. Bu şehre taşınalı birkaç ay olsa da daha mahallesini bile adam akıllı bilmiyordu. Üstüne bir hırka aldıktan sonra dışarı çıktı. Şemsiye kullanmayı hiç sevmezdi. Hava iyiden iyiye kararmıştı ve yağmur hızlandığı için cadde boş sayılırdı. Parasının asla yetmeyeceği mağaza vitrinlerine bakarken büyülendiğini hissetti. Derin bir iç çekip başını vitrinlerden kaldırdığında olduğu yerde donup kaldı. Hayır, kötü bir şey olmamıştı. Iraz biraz önce iç çekerek hayran kaldığı tüm mağaza vitrinleri unuttu. Yağmur yüzünden iyice ıslansa da Iraz bunun farkında değildi. Dudaklarından sadece iki kelime döküldü:
"Çok güzel. "
Gözlerini yağmurdan korunmak için bir dükkân altına sığınmış suratında sıkıntılı bir yüz ifadesiyle bekleyen siyah saçlı kadından alamıyordu. Suratındaki ağır ve akmaya başlayan makyajı bile onu çirkin gösteremiyordu. Zaten Iraz'ın dikkâtini çeken kadının mini lacivert elbisesi veya dalgalı siyah saçları değildi. Onu kadına kenetleyen şey bakışlarıydı. Sokak lambasının ışığıyla parıldayan gözleri sanki çok uzaklara bakıyor gibiydi. Sıkıntıyla sigarasından bir nefes çekerek ceketine iyice sarıldı. Yağan yağmura küfreder gibi baktı, nedense yeşil gözleri nefret doluydu.
Iraz yavaş yavaş siyah saçlı kadına yaklaştığının farkında değildi. Hâlâ hayranlıkla ona bakarken siyah saçlı kadının:
"Benimle mi ilgileniyorsun?" demesiyle kendine geldi. Uzaklara dalmış derin bakışları artık ifadesiz bir hâle bürünmüştü, Iraz'a bakıyordu. Iraz başta kadının ne sorduğunu idrâk edememiş gibi boş boş baktı. Kadın zorakî bir gülümsemeyle:
"Genelde kadın müşterilerim olmaz ama bana fark etmez." dedi. Iraz:
"Ne müşterisi?" diye düşünürken kadının:
"Evine mi geleceğim?" demesiyle ne demek istediğini anladı ve kıpkırmızı bir suratla:
"Özür dilerim! " diyip koşmaya başladı. Çok utanmıştı. Telaşlı bir hâlde koşarken siyah saçlı kadın arkasından şaşkın şaşkın bakıyordu.
Iraz'ın kırmızı suratı hâlâ normale dönememişti.
"Fahişeymiş."
Yorulduğu için durdu ve bir kaldırıma oturup gökyüzüne baktı. "Ama çok güzeldi be." Kadının bakışları aklından çıkmıyordu.
 Gözlerini kapamış hâlde suratına düşen damlaların serinliğini hissederken:
"İlk kez bir kadından etkilendim." diye düşündü. Ayağa kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Öyle kaçtığı için kendinden utanmaya başladı. Neden ona "vebalı" muamelesi yapmıştı? Onu gördüğü yere yaklaşırken siyah saçlı kadının yerinde olmadığını fark etti. "Gitmiş." Midesinde bir şeyler ezilmiş gibi hissetti. Yağmur damlalarının yere düşerken çıkardığı tatlı sesler Iraz'da ninni etkisi yapmıştı. Bomboş olan caddede açık olan son dükkânlarda kapanıyordu. Biraz yürüdükten sonra siyah saçlı kadının kahkaha atarak gri bir arabaya bindiğini gördü. Kadının şuh kahkahaları bomboş caddede yankılandı. "Kendine bir alıcı bulmuş demek ki." Iraz tiksintiyle yüzünü buruşturdu ve hırkasına sarılarak hızlıca yürümeye başladı. Hâlâ açık olan bir fırından ekmek alıp eve gitti. Gece yatarken aldığı maaşı düşünürken:
"Kendini satmakta iş var mıdır ki?" diye mırıldanarak uyuyakaldı.
 Ertesi sabah alarmın rahatsız edici sesine küfrederek kalktı ve okul için hazırlanmaya başladı. Aynada görüntüsüne bakarken geçen geceki kadına göre ne kadar bakımsız ve çirkin göründüğünü fark etti. "Bu kadar güzelken fahişelik yapması haksızlık. " Yani sadece çirkinler mi fahişelik yapmalıydı? Çirkinlerin kötü muamele görmesi kabul edilebilir miydi? Bu aklına gelince Iraz utandı ve:
"Bu düşünceler sana hiç yakışmıyor Iraz." diye kendine kızdı. Sabah hava serin olduğu için hırkasına iyice sarılarak otobüs durağına yürümeye başladı. İğne atsan yere düşmeyecek otobüste kulaklığıyla müzik dinlerken gözünün önüne hep o bakışlar geldi. Kendisini o kadar kaptırmıştı ki nerdeyse durağı kaçıracaktı. Her zamanki sahte gülüşünü suratına yapıştırarak herkese "Günaydın. " dedikten sonra dersin başlamasını bekledi. Ders bitiminde aceleyle işe koştururken siyah saçlı kadın aklından çıkmıştı.
  Aceleyle dükkâna girdi ve üstünü değiştirmek için soyunma odasına gitti. Yolda aceleyle bir şeyler atıştırmış olsa da karnı hâlâ gurulduyordu. Hazırlanıp odadan çıkınca patronu gördü.
"Günaydın patron!"
Patron Iraz'ın suratına bile bakmadan:
"Ortalığı bok götürüyor. Süpür." dedi ve gitti.
Iraz arkasından sinirle söylendikten sonra etrafı temizlemeye koyuldu.
  Öğlene doğru yemek yemek için gelen birkaç öğrenci dışında müşteri yoktu. Patron işi olduğunu söyleyip dışarı çıktığı için Iraz oturup rahatça dinlenebiliyordu. Elini çenesine koymuş radyodan çalan saçmasapan pop şarkılarını dinlerken birden bastıran uykusuna engel olmak icin şarkının sesini biraz daha arttırdı. Dükkândaki son müşterisine "Tekrar bekleriz." dedikten sonra:
"Burda yemektense dışkını ye daha iyi. " diye mırıldandı. Hava iyice kararmıştı ama patron hâlâ gelmemişti. Sevdiği bir radyo kanalını açtı ve etrafı son kez temizlemeye koyuldu. O kadar sıkılmıştı ki elindeki süpürgeyi mikrofon gibi kullanarak dans etmeye başladı. Kendini iyice kaptırmışken şaşkın bir sesle irkildi:
"Hâlâ açık mısınız?"
Iraz, utançtan oldugu yerde kaldı ve kıpkırmızı bir suratla:
"Açığız." dedi. Gelen yirmili yaşlarında sarışın bir çocuktu. Çocuk geriye dönerek seslendi:
"Açıklarmış!"
Iraz, suratının normale dönmesi için mutfağa gitti ve kendini sakinleştirmeye çalıştı. Sarışın çocuğun oturduğu masaya gizlice baktı. Tam göremese de masanın karşısında bir kişi daha olduğunu sezdi. Hızlıca tek sayfadan oluşan menüyü önlerine koydu ve başını kaldırmadan mutfağa geri döndü. Iraz, böyle bir yerin neden menüsü olduğunu hiç anlamamıştı ama şu an memnundu. Menüde ne olduğunu anlatmak için bile olsa konuşmak istemiyordu. Biraz zaman geçtikten sonra siparişlerini aldı. Masaya siparişleri bıraktıktan sonra sarışın çocuğun karşısında oturan kişinin ona:
"Teşekkürler. " dediğini duydu. Bu yumuşak sesin geldiği kişiye kısa bir bakış attıktan sonra:
"Afiyet olsun." dedi ve tekrar mutfağa gitti.
 Iraz, biraz önceki utangaçlığını unutmuştu, artık dükkânı kapatmak ve eve gidip uyumak istiyordu. Kasanın başında yarı uyuklarken biraz önce duyduğu yumuşak sesle irkildi:
"Borcumuz ne kadardı?"
Iraz uykulu sesle konuştu:
"On bir lira."
Sesin sahibi bir iç çekti:
"Hep böyle insanlardan kaçar hâlde misin?"
"Efendim?"
Iraz, en sonunda başını kaldırıp bu yumuşak sesin sahibine baktı. Sarışın çocukla aynı yaşlarda olduğu belliydi, üstünde sıradan bir siyah hırka vardı. Iraz, çocuğun alnına dökülen kızıl kâhküllerine bakarken dikkâti kulağındaki küpeye gitti. Kızıl saçlı çocuk sitem dolu bir sesle devam etti:
"Dün kalbimi çok kırdın!"
"Ha?"
"Ne çabuk unuttun beni?"
Iraz ne dediğini anlamaya başlayarak çocuğun gözlerinin içine baktı. O bakışları nerde olursa tanırdı.
Çocuk bir kahkaha atarak:
"Neden bana sürekli şaşkın şaşkın bakıyorsun?" dedi.
Iraz hayret edici bir sesle:
"Nasıl yani?!"
 Çocuk şaşırmış gibi görünüyordu:
"Yoksa sen dün benim erkek olduğumu anlamamış mıydın?"
Iraz kızaran bir suratla "Hayır." diye kekelerken dün gördüğü güzel kadının nasıl erkek çıktığını anlamaya çalışıyordu. Sarışın çocuk sinirli bir sesle söylenerek içeri girdi:
"Ne halt ediyorsun? Dondum dışarda."
Kızıl saçlı çocuk güldü:
"Dün sana bahsettiğim kız buydu bak."
Bu sefer şaşırma sırası sarışın çocuktaydı:
"Hadi be! Tesadüfe bak."
"Dün erkek olduğumu anlamamış."
Sarışın çocuk şaşkın şaşkın Iraz'a baktı:
"Sesinin kalınlığından da mı anlamadın?"
"Sesi o kadar kalın değil ki!"
Kızıl saçlı çocuk Iraz'a sordu:
"Senin adın ne?"
"Iraz."
Artık normal bir şekilde konuşabiliyordu.
"İlk defa duydum. Güzel isimmiş. Bana da Kızıl de."
Kızıl bir şey söylemek için ağzını açacaktı ki sarışın çocuk lafa atladı:
"Geç kalıyoruz!"
Kızıl'ın yüzü düştü ve sıkıntılı bir sesle:
"Sonra görüşürüz Iraz." dedi. Aceleyle çıktılar. Iraz arkalarından bakarken dün gördüğü etkileyici kadının erkek olduğuna hâlâ inanamıyordu. Kendisi şimdiye kadar küçük bir köyde doğup büyüdüğü için bir erkeğin kadın kıyafetleri giyip makyaj yapması onun gözünde çok tuhaf bir olaydı. Büyüdüğü yerde bu tür şeyler hiç hoş karşılanmazdı.
 Aradan üç gün geçti.  Iraz üç gün içersinde Kızıl'ı hiç görmedi zaten onu düşünecek hali yoktu. Sınavları başlamıştı. Dördüncü gün dükkânda müşteri olmadığı için bir köşeye oturmuş ders çalışıyordu. Kapanma zamanı yaklaşmıştı. Iraz boynunu ovarak ayağa kalktı ve gerindi. Hava almak için dışarı çıkınca kesik kesik öksürükler duydu. Başını sesin geldiği yere döndürdüğünde istemsiz bir çığlık attı. Kızıl'ın ağzı yüzü kan olmuş, yerden kalkmaya çalışıyordu. Üstünde kadın kıyafetleri vardı. Iraz ona koşup telaşla sordu:
"Kızıl! İyi misin?"
Sorduğu sorunun saçmalığı için kendine kızdı ve Iraz'ın çığlığı yüzünden dışarı çıkmış patrona baktı:
"Patron yardım et!"
Patron ifadesiz bir suratla bakmaya devam ediyordu.
"Patron!"
Patron tiksintiyle yüzünü buruşturdu:
"Bırak şu siktiğimin travestisini."
Bu sözler Iraz'a keskin bir bıçak gibi saplanmıştı sanki. Etrafına baktı, herkes tiksinmiş bir suratla onlara bakıyordu. Iraz bu sözlerle donup kalmışken Kızıl acı acı gülüp mırıldanıyordu:
"Hah…sikti..ği..min..tra..ves..tsi"
Iraz kendini hemen toparladı. Neden şaşırıyordu? İnsanların ne kadar kötü olabileceğini kendi gözleriyle görmüştü.
"Kızıl,  geliyorum şimdi."
İçeri koşup çantasını aldıktan sonra geri döndü:
"Ayağa kalkabilir misin?"
Kızıl öksürmeye devam ederken başını "evet" anlamında salladı. Iraz Kızıl'ın ağırlığını kendi üstüne verdi, zorlukla kalkıp caddeye yürüdüler. Taksi bulmaları zor olmadı. Neyseki hastane yakındı. Iraz, kendisine yaslanmış acıyla öksürüp duran Kızıl'ın saçlarını okşarken insanların neden bu kadar kötü olduğunu düşündü.
 -devam eder-
 Not: En büyük korkum anlatımımın karışık olması umarım kafamdakileri düzgün aktarabilmişimdir. İlk kez böyle bir şey yazıyorum yani acemiliğim bu yüzden. ^^