3 Nisan 2022 Pazar

  İlk yazımı 2015'te yazmışım buraya. O zamanlar lisedeydim, çok yalnızdım ve boğuluyordum. Yaşadıklarımı anlatabileceğim hiçbir yer yoktu ve bu blogu açtım. Artık o kadar yazamasam da bu blog hayatım boyunca sığınabileceğim bir liman olarak kalacak. Buradan yorumlaştığım hatta uzun uzun mailleştiğim insanlar oldu. Şu an nerede ne yaptıklarını merak etmeden duramıyorum. Umarım herkes iyidir. 
 Kısa ve anlaşılmaz cümleler yazıyor olsam da arada buraya uğramayı seviyorum. Hayatın getirdiği kaosun içinde sabit kalan ve değişmeyen tek yer burası çünkü. Hayatımdaki çok şeyi değiştirmiş olsam da hala bir adım ilerleyememiş gibi hissediyorum. Hatta yaşadıklarım sırtımda yük oluşturmaya devam ediyor. Şu noktada hayatımın kontrolünü kaybettim ve sadece bir yokuştan aşağı yuvarlanmasını izliyorum.
 Çok kötü bir ilişki tecrübesi yaşadım. İlk ilişkimdi ve üç sene sürdü. Aptal değildim, bana yapılan kötü muameleyi görüyordum ama o kadar sevgiye muhtaçtım ki ilişkimden kopamadım, beni kullanmasına izin verdim. Ama bu sevgi açlığına rağmen benim bile bir sınırım varmış demek ki. Bana son yaptığından sonra ilişkimi bitirdim. İlişkiyi bitirmek istediğimde hiçbir şey demedi. Her zamanki gibi beni suçladı, ben de kendimi suçladım. Kaç yaşına geldim ama hala kendimi savunmasını biliyorum. Ne kadar içler acısı değil mi? 
 Şu an ise ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. İçimde gittikçe biriken öfkeyi boşaltamıyorum ve tükeniyorum. Bir yanım intikam istiyor. Acı çekmesini istiyorum. Sürünmesini. Fakat intikam alsam bile içimdeki öfkenin soğuyacağını sanmıyorum. Eskiden ne zaman kötü bir şey yaşasam durumla yüzleşmek yerine kaçardım. Zaten bu şehre bu yüzden gelmiştim. Kaçtım ve her şeyi arkada bıraktım. Ama bu sefer kaçmak istemiyorum, nereye gidersem gideyim öfkemin beni takip edeceğini biliyorum. İçimde hiç bir umut yok. Sadece yaşıyorum. Her gün tükeniyorum, çok öfke doluyum ve hayatımda ilk kez bir insandan bu kadar nefret ediyorum.

21 Kasım 2021 Pazar

Üç Senelik Bir İlişkinin Özeti

 Nasıl tanıştığımızı çok iyi hatırlıyorum. Bölümün tanışma partisine gelmiştim. Doğduğum şehre geri dönmek heyecana verici olsa da tüm düzenimi bozup her şeye yeni başladığım için stresli ve huzursuzdum. Tanışma partisine gelmeyi hiç istemiyordum ama kendime bir söz vermiştim, artık eski ben olmayacaktım. Yalnız olmak istemiyordum. Heyecanımdan dolayı sürekli bira ve sigara içip duruyordum, insanların sohbetine ortak olmaya çalışıyordum. O sırada yanıma sen gelmiştin. Bana gülümseyip ''Merhaba'' deyişin hala aklımda. Gülüşünden çok etkilenmiştim. Sohbet etmeye başladık. Eskişehirli olduğunu söylemiştin bana, benim arkama bakmadan kaçıp geldiğim şehir. Konuşabilecek ortak bir konumuz olduğu için gerçekten sevinçli hissetmiştim. O zamanlar seni içine kapanık ve belki biraz da saf sanmıştım açıkçası. Sonraları dersten kalan zamanlarımda seni aramakla geçti okul günlerim. Koridorlarda boş boş dolaşıyor, seni görünce gündelik sohbetler açıyordum. Sonunda gece yattığımda yanımda hayal edebileceğim birisini bulmuştum. Her sabah yatağımdan enerji dolu  ve mutlulukla kalkıyordum. Bir gün cesaretimi toplayıp numaranı istedim sonrasıysa bildiğimiz flört evresi işte. Üstünden aylar geçti ve Eskişehir'de buluştuk, birden elimi tutup bana beni sevdiğini söylemiştim. Heyecandan titriyordum. O gece eskiden kaldığım öğrenci evimin önünde öpüşmüştük. Heyecanla yukarı çıkıp eski ev arkadaşıma yaşadıklarımı anlatmıştım, sabaha kadar içip bu olayı konuşmuştuk. O zamanlar el ele tutuşmak bile garip geliyordu, sen benim ilk sevgilimdin. 
 İlk üç ay her şey çok güzeldi, kendim için mükemmel erkeği bulduğumu sanıyordum. Bir gün görmesem bile seni kalbim hemen hüzünle doluyordu. İlk kavgamızı hatırlıyorum. Midem o kadar bulanmıştı ki sokağın ortasına kusmak istemiştim. İkinci kavgamızda ise telefonunun arka planında eski sevgilinin fotoğrafını gördüğüm içindi. Fotoğrafı uzun süre önce oraya koyduğunu ve kaldırmayı unuttuğunu söylemiştin. O kavganın üstünden yıllar geçti ama hala doğruyu söyleyip söylemediğini bilmiyorum. Kavgalarımızı düşündüğümde içim daralıyor. Kendimi o kadar değersiz hissediyordum ki bana bağırıp hakaret ettiğinde çekip gidemedim. Beni bencil birisi olduğuma inandırdın ve vicdan azabı çektirdin. Oysaki içindeki ezikliği ve sorunları bana yansıtıyordun. Seni olgun ve karakteri oturmuş birisi sanmıştım ama sen büyüyememiş bir çocuktun sadece. 
 Seni hala seviyordum, iyi yanlarını görmeye çalışıyordum belki de biraz acıyordum içten içe. Ne zaman ağlamaya başlasam benden daha çok ağlardın. Sürekli beni sevdiğini söylüyordun. Bence alışkanlıktım senin için. Arada kendini ''rahatlattığın'' bir alışkanlık. Bense içten içe çöktüm. Artık aynaya baktığımda ''Kim bu kadın?'' diyordum. Bardağı taşıran son damlayı,  o olayı yazmak bile istemiyorum. Düşündükçe karnıma ağrılar giriyor, eriyip gitmek istiyorum sanki. Beni gerçekten seviyor muydun? Yoksa senin için istediğin gibi zorlayabildiğin bir oyuncak mıydım ben? Sana siktiri çekmek son zamanlarda aldığım en iyi kararlardan biriydi. Ama ben nasıl iyileşeceğimi bilmiyorum. 
















31 Temmuz 2021 Cumartesi

  

 Öyle kötü bir durumdayım ki artık düşüncelerimi yazmak bile zor geliyor. Bu duruma beni neyin getirdiğini düşündüm. Yaşadığım bir travma, yetiştiriliş şeklim, içinde doğduğum şartlar? Net bir cevap bulamadım çünkü aslında her şey bir yapbozun parçası gibi. Beni bu duruma getiren, söküp atabileceğim bir parça yok. 
 Bir sene önce iki tane muhabbet kuşu almıştım. Yavru aldığım için uçmayı bilmiyorlardı, sürekli bir yere çarpıp durdular. Bende kafeslerinden hiç çıkarmadım. Güzel ve büyük bir kafes aldım, içine renkli oyuncaklar koydum. Zaten zamanı gelince uçmayı öğrenirler diye düşündüm. Biraz büyüdüklerinde kafeslerinin kapısını hep açık tutuyordum ama onlar hiç çıkmadılar. Büyük ihtimal kafeste doğup büyüdükleri için uçmayı gereksiz görüyorlardı belki de uçabildiklerinin farkında bile değillerdi. Zamanla uçma yetenekleri iyice köreldi. Uçmayı öğretmeye çalıştım ama rahatsız oldukları belliydi, hemen kafeslerine girdiler. Uçabiliyorlardı ama istedikleri yere gidemiyorlardi. Böylece acı bir gerçek yüzüme çarpmış oldu. Bu iki muhabbet kuşunda yirmi beş yıllık hayatımın acı bir metaforunu gördüm.
 Ben bir kafeste büyütülmüştüm, çıkmaya çalışmadım, sürekli kendimi oyalayacak bir şey buldum. Zamanı gelip yetişkin olunca işler yoluna girer diye düşünmüştüm. Tabii ki öyle olmadı. Sosyal hayatta çok zorlandım. Bunun tek çaresi kendimi kafesten dışarı atmak diye düşünüp okumak için şehir dışına çıktım ama ''kafesten dışarı çıkmak'' diye bir şey olmadı çünkü ben kafesimi her yere benimle birlikte götürdüm. 
İstemesem de başka bir şehre okumak için gittim, bir arkadaş grubuna girdim, reddedileceğimi bile bile ilk aşkıma açıldım. Kendimi sürekli rezil edip durdum. Hayatın tadını çıkaran normal bir üniversite öğrencisi olmaya çalıştım sadece rol yaptım bu yüzden de aslında kimse beni tanımadı. 
Kendimi zorlayıp bir işe bile girdim. İşimde iyiydim ama neden en kötüsü gibi hissediyordum? Özgüvensizliğim beni hep aşağı çekti. Kendimi diğer insanlar gibi hayatın akışına bırakmak istedim. Hırslarım ve hayallerim olsun istedim. Çok sayıda yenilgim ve beni çok az uçurabilen kazanımlarım oldu. Bir hafta önce mezarlığa ziyarete gittik ve ben gerçekten huzurlu hissettim. Bir gün öleceğimi ve bu dünyevi dertlerden kurtulacağımı bilmek bana bir nefes aldırdı. Daha yirmi beş yaşındayken böyle birisi olmayı hayal etmemiştim.
Gözlerimi kapattığımda kendimi okyanusun derinliklerinde bir balina olarak hayal ediyorum. Sadece boşlukta süzülmek istiyorum. Devasa olmak istiyorum. Hiçbir şeyden korkmadan sadece boşlukta süzülmek istiyorum. Gerçekten başka istediğim hiçbir şey yok.












11 Aralık 2020 Cuma

iç döktüm

  Ödevlerim harici o kadar uzun süredir bir şey yazmadım ki su an kendimi çok tuhaf hissediyorum. Aslında buraya birkaç kez geldim, bir şeyler yazdım ama hep yarım kaldı. Fakat bu yazıyı tamamlamak istiyorum çünkü dağınık düşüncelerimin toparlanmaya ihtiyacı var. En son okuduğum bölümü bırakıp başka bir bölüme geçiş yaptığımı yazmışım. 
 Üç senedir okuduğum bölümü birdenbire bırakma kararı almıştım ki bu cesaret nerden geldi hala bilmiyorum. İstediğim alanda bir bölümü okumak için tekrar İstanbul'a geldim yani bölüm değiştirdim. 
 İlk senem çok güzeldi tabii ki! Ben artık eski ben değildim. Bir sürü insanla tanıştım, gezdim ve hayatımda ilk kez aşık oldum. Sonunda istediğim dersleri alıyordum ve artık yalnız değildim. Hayatımın temposuna ayak uyduramıyordum. O yaşadığım kısa ve zevkli süreç hayatımın en değerli zamanları olarak kalacak hep. Arkadaşlarımla geziyordum, hoşlandığım kişiyle flört ediyordum ve derslerime nefret etmeden çalışıyordum artık. Artık ''normal bir insan'' gibi hissediyordum. Nerede hata yaptığımı hala bilmiyorum. Bir süre sonra yine eski halime döndüm işte. Yine diğerlerinin muhabbetine katılamamaya başladım. Hoşlandığım kişi artık ''sevgilim'' olmuştu ve beni bu ilişkiye değer vermediğim için azarlıyordu. Yeni arkadaşlarımla eve çıkmıştım ama işler hiç eğlenceli değildi, anlaşamıyorduk. Karnıma sürekli ağrı girmeye başlıyordu, nefes alamıyordum. Derslere ilgim yine azalmıştı. Beni en çok yıpratan buydu çünkü benim o kadar zahmete katılma amacım istediğim bir bölümde okumaktı. Artık arkadaşlarımla anlaşamıyordum, sevgilim bana söylenip duruyordu ve hocalardan azar yiyordum. Büyük şehirde yaşamak maddi olarak beni çok sıkıntıya sokmuştu. Param olmadığı için öğünlerimi es geçiyordum bundan dolayı kilo vermeye başladım ve iştahım gittikçe azaldı. Artık sevgilimin olması beni çok yoruyordu sanki boğazımı birisi sıkıyormuş gibi hissediyordum. Bu konuda duygularım çok karışıktı onu seviyor muydum yoksa ona acıdığım için mi birlikteydim bilmiyordum. Çok sıkılmıştım sürekli ağlıyordu kendini acındırıyordu ve kendimi berbat birisi gibi hissettiriyordu. Sanki çocuk büyütüyor gibiydim. (ki hala öyle) Artık maddi olarak da geçinemediğim için bir kafede iş buldum. Sosyal olarak çok yetersiz olduğum için bu süreç benim için çok stresli oldu. Stresim yüzünden her şeyi karıştırıyordum ve çok hata yaptığım için azar yiyordum. İştahım iyice kesildi, zorla yemek yiyordum. Bu dönem o kadar kilo verdim ki en son ortaokulda bu kilodaydım. 
 Şu an bile aynaya bakmak beni çok üzüyor. İki senede o kadar çökmüşüm ki yaşlanmışım resmen. Hala zorla yemek yiyorum yediğim hiçbir şeyin tadını alamıyorum yaklaşık bir senedir. 
 Sonra okul-iş derken iyice hayattan koptum zaten. İnanılmaz yorgun ve agresif birisi oldum. Yaşadığım ev sürekli gürültülüydü, eve ne zaman gelsem tanımadığım tipler ''partiliyor''du. Bu iyice beni gerginleştirmişti çünkü kendimi pek güvende hissetmiyordum. Oraya ait hissetmiyordum ki eşya bile almadım doğru düzgün. Stresten dolayı sürekli sigara içiyordum ve sevgilim de hiç yardımcı olmuyordu. Beni anladığını hiç hissetmiyordum. Sonra çok fazla yorulduğum için işten çıktım biraz dinlenip tekrar iş arayacaktım ki şu lanet pandemi geldi.
Ev arkadaşlarım evi dağıtmak istedi ki bunun pandemiyle alakası yoktu bahanesi oldu. Eve harcadığım paralar boşa gitti. Aslında maddi olarak bu kadar zorlanmasaydım böyle bunalmayacaktım belki. Param boşa gitse de o evden çıktığıma sevindim çünkü artık yaşamak istediğim bir yer değildi. Sevgilimle ilişkim hala devam ediyor. Bu konu hakkında başka bir yazı yazarım belki hala düşüncelerim çok dağınık. Haliyle bu uzak ilişkiye çevrildi ki böyle olmasaydı çoktan biterdi. Bazı şeyleri yüz yüze konuşmam gerektiğini düşünüyorum. Şimdi mecburen ailemin yanına döndüm çok yalnızım ve çok bunaldım. Buraya yine gelip yazarım belki çünkü içimi dökmek çok iyi geldi.












29 Haziran 2020 Pazartesi

kime anlatsam bilemedim


Tüm çabalarım karşılıksız kalmış gibi. Ya da değiştiğimi sanmıştım ama hala aynı bokum. Sürekli bu noktaya geri döneceksem çabalamanın bir anlamı var mı? Aynı cümleleri senelerdir yazmaktan, söylemekten bıktım. 

29 Ocak 2020 Çarşamba

Nerden Nereye Geldim?


 Bu bloğu açtığımda kim bilir neler düşünüyordum? Hatırlamıyorum. O zamanlar ki halim şimdi bana çok yabancı geliyor. Hiç kimseyle konuşamıyordum, odamdan bile çıkamıyordum.  Sadece okula gidip uyuyor günün bitmesini bekliyordum. Aynaya bakmaya bile katlanamıyordum. Bir cesaretle şehir dışına çıktım sonra. Okuduğum bölüm veya üniversite önemli değildi. Sadece kaçmak istiyordum olduğum yerden. Kaçarsam her şey düzelecek sanıyordum. Eh düzeldi de.  Tabii bu çok inişli çıkışlı bir deneyimdi. Çok güzel insanlar tanıdım ki bu konuda çok şanslı olduğumu biliyorum. Eğer onlar olmasaydı sosyal korkularımı yenemezdim sanırım.
 Küçüklüğümde çok iyi bir yazar olacağımı biliyordum. Ortaokula geldiğimde animelerin etkisi ile buna çok iyi bir çizer olmak eklendi. Hem yazacak hem çizecektim. Kafamdaki fikirler durmuyordu. Yazıyordum, çiziyordum ve hayal ediyordum. İnsanlara duygusal olarak dokunmak ve güç vermek istiyordum. O günlerin üstünden on sene geçti. Hiçbir şey yapamadım. Sadece yapamadım işte. Çizimlerim hiçbir gelişme göstermiyordu ve kafamdaki fikirleri düzenleyip kağıda dökemiyordum. Sandığım gibi yetenekli değildim. Biliyorum aslında bunların hepsi emek vermekle alakalı. Yeterince çalışmadım belki. Beni durduran şey neydi? Belki de benim tutkum yazmak ve çizmek değil. Bu fikir beni yoruyor açıkçası.
 Son bir risk daha aldım hayatımda. Üç senedir okuduğum üniversiteyi bıraktım ve yeni bir şehre geldim. Üniversiteye tekrar başladım. Gerçekten ilginç deneyimler edindim. Önceki hayatım güvenli ve huzurluydu ama bu sefer çok sıkıntı çektim. Oysaki yine saçma bir hayale kapılmıştım buraya gelmeden önce. ''Artık yeteneğime uygun bir bölümdeyim eminim artık bir şeyler üretirim.'' Yazıp çizecektim. Yine yapmadım. İşler pek planladığım gibi gitmedi. Beş parasız kaldım ve borca girdim.
Ailem artık bana para göndermek istemiyordu, farkındaydım. İş bulmam lazımdı ama sosyal sıkıntılar çeken biri olarak işe girmek en büyük korkumdu. Sanırım bunu sadece bu sıkıntıları çeken birisi anlar. Hiçbir vasfım ve tecrübem yoktu, birkaç yere başvurdum. İçten içe geri dönüş gelmemesini istiyordum ki ''Bakın denedim olmadı.'' diyebileyim.
 Bir ay geçti ve bir telefon geldi. Mülakata çağrıldım. Tüm vücudum stresten yanmaya başladı sanki beynim patlayacaktı stresten. İtiraf edeyim mülakata nasıl olsa benim gibi birisini işe almazlar diye gittim. Mülakat odasında yere kusacaktım artık. Bir şekilde onu da atlattım. Evet yirmi üç yaşındaydım ve hiç iş tecrübem yoktu. Mülakatı yapan kişi bunu duyunca bana öyle bir baktı ki sonucun olumsuz olacağından emindim. Nasıl olduysa beni işe aldılar. Şu an bir kitap kafede garson olarak çalışıyorum. İşe gireli bir ayı geçti ve daha yeni alışabildim. Düşündüğüm kadar kötü olmadı. Sadece arada azarlanıyorum o da çok dikkatsiz olduğum için. Dünyanın sonu olmadı yani. İnsanın cebinde para kalmayıp aç kalınca sanırım sosyal sıkıntılarının pek bir önemi kalmıyor. Welcome to the NHK izleyen varsa bu cümlem onlara tanıdık gelir belki.
 Yazımı tekrar okudukça aslında neden bir şeyler yapamadığımı anladım. Yazmamın tek sebebi bu artık. Tüm parçalar tek tek yerine oturuyor. Eskiden bir şeyler konusunda tutkuluydum. Hayallerim vardı. Bunun ötesinde bunlar bende inanılmaz bir stres ve bir sürü takıntı yarattı. Artık nefes alamamaya başladım, uyuyamıyordum. Sanırım bende bu yüzden hepsini söküp attım. Her şeyin önemsiz olduğuna inandım. On beş yaşında bile daha iyi yazıp çiziyordum sebebi bu olsa gerek. Şimdi ise ne zaman kalemi elime alsam içime inanılmaz bir sıkıntı basıyor. Artık en yakın arkadaşımla muhabbet bile edemiyorum. Sadece boş boş bakıyorum. Eskiden sayfa sayfa yazdığım günlüğüm kitaplıkta eskiyor.














9 Mart 2019 Cumartesi

Uzun Zaman Oldu

 Burayı unutmuş değilim aslında. Sadece uzun zamandır bir şeyler yazmaya elim gitmiyor. Kendimi dışardaki hayatıma çok fazla kaptırdım galiba, hayatımdaki değişikliklere alışmam gerekiyordu belki çünkü hala bu değişiklikler konusunda garip hissediyorum. Eski yazılarımda yazdığım gibi -onları silmediysem eğer- hayatımdan çok mutsuzdum ve kendimi kapana kısılmış hissediyordum. Okuduğum bölümle hiçbir alakam yoktu ve geleceğim benim için pek iç açıçı eğildi. Anlık bir kararla ve cesaretle bölümü bıraktım ve yeni bir bölüme başladım. Doğduğum şehre hatta ilçeye geri döndüm. Dokuz senenin ardından burda olmak hala garip geliyor. İlginç bir şekilde sanki hiç gitmemiş gibi hissediyorum. Ait olduğum yere geri dönmüş gibiyim. Hayır, ait olduğum yer değil aslında olmam gereken yerdeyim. Sanki hayatımda hangi yollara sapmış olursam olayım yine de şu an olduğum noktaya gelecektim.
 Belli bir yaştan sonra bölüm değiştirmek ve kurduğum düzeni bozmak kolay değildi. Çok mutlu olmasam da memnun olduğum bir hayatım vardı sonuçta. Kabus gibi geçen senelerin ardından bu yeni hayatımı bozmak aptallık olur muydu diye düşündüm. Belki de bu bana verilen bir hediyeydi ve ben onu çöpe atacaktım ama korkmaktan sıkılmıştım ve her şeyi bırakıp gittim. Aldığım risklere değdi diyebilirim. Hayatım birdenbire değişti, çok fazla insanla tanıştım ve farklı tecrübeler edindim. Gerçi hala nasıl bir insan olmam gerektiğini çözmeye çalışıyorum. Sanırım insan ne kadar kaçarsa kaçsın kendisiyle barışamadıktan sonra nereye gittiğinin önemi kalmıyor.
 Ben kimim? Neler yapıyorum? Neler yapmaktan hoşlanıyorum? Ne istiyorum? Hala bu soruların cevabını arıyorum. Bazen hayatım tam olması gerektiği gibi geliyor, insanların arasında karışıyorum, hoş sohbet olmaya çalıyorum. Artık insanların gözünde beni garipseyen bakışlar görmüyorum çünkü artık ben de onlardan biriyim.
 Çocukken bu kadarı yeter sanıyordum. Beni seven arkadaşlarım ve sevgilim var. ''Sevgili''. Hala bu kelimeye alışamadım. Artık görünmez değilim, insanlar beni hatırlıyor. Ama günün sonunda bunların hepsi bir kamuflaj gibi geliyor. Sanki bu ben değilim. Sadece insan taklidi yapan bir ''şey''im ben. Gördüğüm rüyadaki gibi, oluşturduğum yapay kişiliğim beni bırakıp gitmiş. Onu uzaktan izliyorum. Hayallerinin peşinden koşuyor, seviliyor, genç ve güzel. Zeki de sayılır. Bense mutsuzum ve çirkinliğimde boğuluyorum. Sevilmiyorum ve kimseyi de sevmiyorum. Bu nasıl olabilir? Aynı kişiyiz sonuçta. Nasıl bu kadar farklı olabiliriz? Bilmiyorum. Üstüne pek fazla düşünmemeye çalışıyorum, bir şekilde yaşamaya devam ediyorum işte.
 Yalnızım, yazıyorum, hava kararıyor ve sakin bir şeyler dinliyorum. Sanırım en mutlu olduğum anlar bunlar.














26 Haziran 2018 Salı


 Çok küçük bir evim var. Her yer dağınık ve kokuyor. Eskiden bu kadar dağınık değildi ama Arthur geldikten sonra hepten dağıldı. Çok küçük bir ev. Ayağıma kedi oyuncakları batıyor, dağıttığı kumlar batıyor. Her yer kirli ve sanki olması gerektiği gibi. Dünümü ve yarınımı hatırlayamıyorum. Hatırlamam gerekir mi ki? Bu yaşa kadar bir sürü şey başarmam gerekirdi. Bir bok beceremedim. Sadece içtikten sonra konuşabiliyorum, yazabiliyorum. Bir ifade etmiyor. Daha hayatın başındayım, dediklerine göre ama çoktan yaşlanmış gibiyim. Kapımı kapattım Arthur'u içeri almak istemiyorum çünkü saldırıyor, acıtıyor. Acıtmak istediğin değil bence sadece oyun oynamak istiyor. Ve yazacak bir şey bulamıyorum. Oysa bir sürü şey denedim. Koroya katıldım tiyatroya katıldım ve çok fazla yazdım. Popüler olmak istedim taa ortaokuldayken. Okulun en popüler kız grubunun lideri oldum. Ne bok demekse bu. Sınıf bastım, alay ettim ve kavga çıkardım. Çocukluk arkadaşımı dövmüştüm ve ağlayarak kaçıp gitmişti. Bravo bana. Liderken bir anda okulun en eziği oldum, nasıl olmuşum hatırlamıyorum. Bu sefer ben dayak yedim, alay edildim. Neyse ilkokul ve ortaokul boktan zamanlar. Niye atlatamıyorum ki? Yine de mutluydum. Nedendir bilmem.
 Merdiven Çocuk merdivenlerinde mutluydu. Tabii bu cümle kimseye bir şey ifade etmez. Nickim Hey Arnold'dan geliyor zaten. Soruyorum da o çizgi filmi pek bilen yok. Merdivenlerimde kalmalıydım, kalırdım da ama benim seçeneğim yoktu.
 Babamdan it gibi korkardım. Neden bu kadar korkardım bilmiyorum? Sadece pazar günleri eve gelirdi ve hep gazete okurdu. Babam deyince hep kocaman bir gazete gelir aklıma. Aile evine gidince hala düşünüyorum suratına bakarken ''Öldürsem mi acaba?'' Uyurken tam zamanı. Hayır, tabii ki yapmam. Geçen sıkıştırdı beni ''Gerçekten benimle ilgili bir tek mutlu anın yok mu?'' ''Yok'' dedim. İçimden ekledim ''Bir rahat bırak artık.''
 Annem çok bağırırdı ve hep beceriksiz olduğumu söylerdi. Ben bir aptaldım. Hala da aptal benim için en büyük küfürdür. Birisi aptal olduğumu söylese hemen gözlerim dolar. Neyse. Annemle babam birbirinden nefret eder. Kendime olan nefretim burdan geliyor bence. Ben bu tiksinç evliliğin tiksinç bir sonucuyum. Bir mikrop gibiyim.
 Yine de bir şekilde yaşayacağım ve ölüp gideceğim. Hiç bir iz bırakmadan. Oysa çocukken çok önemli biri olacağımı zannederdim. Gerçi herkes öyle zanneder. Bir de uzaylı olduğuma inanırdım. Değilmişim. Saçma sapan işler işte.
 Dumanlar ve bok kokusu. Evi sarmış. Yine de iyiyim. Galiba.






21 Mayıs 2018 Pazartesi


 İki gecedir on dört yaşına dönüyorum. Nereden esti bilmiyorum ama ortaokulda delicesine dinlediğim Japonca şarkıları tekrar dinleyesim geldi. Yui'den başladım dinlemeye. Dinlerken bir yandan da eşlik ettim, nasıl kazındıysa hafızama. İşte o an on dört yaşına döndüm. Yine huzur bulduğum yuvamdaydım, ne aptal komplekslerim ne beni dibe çeken korkularım var. Sevdiğim yerde yaşıyorum, sınıfa girdiğimde şakalaşıp güldüğüm arkadaşlarım var. Çekinmeden düşüncelerimi söylüyorum, saçma sapan konulardan konuşuyoruz , öğleden sonrası için plan yapıyoruz. Bir sürü hayalim var o sıralar. Eve gelip haritayı açıyorum ilerde gezeceğim ülkeleri işaretlemişim, onlara bakıyorum. Sonra kapı çalıyor, çocukluk arkadaşım gelmiş. Onunla takılıyoruz biraz. Rahatsız oluyorum aslında , o zaman da yalnızlığı severdim çünkü. Bazen diyorum ki ''Keşke gelmeseler.'' Çok içten dilemişim herhalde ondan sonra hiç kimse kapımızı benim için çalmadı çünkü.
 Sonra gerçekliğe dönüyorum. Sanki on dört yaşındaki halimi bu zamana atmışlar. Evim çok yabancı geliyor, yan odadan sesleri gelen insanlar çok yabancı geliyor. Kim bunlar?  Ben sanki ben değilim. Hayatımı bu kadar boktan hale getiren ben olamam. Annem arıyor o sıra. Konuşuyoruz, ağzımdan kaç tane yalan çıktığını sayamıyorum bile. Belki de söylediğim yalanları bir kenara yazmalıyım artık, takip etmesi zor oluyor.
 Odamın kapısından şu aralar hayatımdaki en güzel varlık giriyor. Evimizin yeni üyesi, kedimiz. Kedi sahiplenmeyi düşünmüyorduk ev arkadaşımla, bu sorumluluğu kaldırabilir miydik bilmiyorduk. Apartmanda yaşayan kedileri besliyorduk ama bir canlının sorumluluğunu tamamen almaya cesaret edemiyorduk. Bir buçuk ay önce apartmanda beslediğimiz kedilerden biri yavruladı. Ne kadar doğru bilmiyorum ama kediler kendilerini güvende hissettikleri yerde doğum yaparmış. O yüzden doğum yapmak için bizim kapının önünü seçmesi beni mutlu etmişti bayağı. Üç tane güzeller güzeli yavru kedi vardı artık kapımızın önünde. Bir gün geldiğimizde yavrular yoktu. Anneleri gelip yemeğini yiyip gidiyordu, yavruları daha güvenli bir yere götürdü herhalde dedik. Yavruları aradık ama bulamadık. Bir buçuk ay sonra annelerini üst kata çıktığını gördüm. Takip ettim. Aslında neden takip ettim bilmiyorum sonuçta hep apartmanın içinde dolaşıyorlar. Meğer bizim apartmanın kocaman bir çatı katı varmış ve biz yavru kedileri dışarda ararken yanı başımızdalarmış. Sonuç hüsrandı. Yavrulardan ikisi ölmüştü. O an kendimden nefret ettim, keşke mercimek beynim daha erken çalışsaydı da biraz daha erken çıksaydım. Diğeri de ölmek üzereydi, tek gözü kapanmıştı. Annesini emmek istese de annesi ittirip duruyordu. Yavruyu hemen bir kutuya koyup veterinere götürdük. Yavruyu alırken annesinin bizi parçalayacağını düşünmüştük açıkçası. Elimiz titreye titreye aldık yavruyu ama annesi izledi sadece, hiçbir şey yapmadı. Neyse sonuçta bir hafta dolmak üzere ve ilk geldiğinde korkudan nereye gireceğini bilemeyen kedi şimdi evin içinde koşturup duruyor. Gözü açıldı ve dilindeki yara geçti. Kontrolleri var tabii hala. Tek mutluluğumuz o. Tabii annesinden ayırdığımız için ikimizde de ağır suçluluk duygusu var. Tekrar çatı katına koysak mı diye düşündük ama çatı katının hijyenik olmaması ve apartmandaki diğer kedileri düşününce bencilce davranmak zorundaydık. Dün kapıyı açınca eve apartmanda beslediğimiz başka bir kedi girdi ve yavruya saldırmaya kalktı. Ne zamandır bu kadar korkmamıştım son anda tutabildim kediyi.










2 Aralık 2017 Cumartesi

Yan Karakter Olmak


 Apartmanın kapısından girerken ''Blog yazmalıyım.'' dedim. Midemde bir şeyler kıpırdandı, heyecanla basamakları çıktım. Kıpırdanan şeyler durmadan önce başlayayım dedim yazmaya. Bilgisayarımı alıp ev arkadaşımın odasındaki koltuğuna yayıldım. O, şehir dışındayken odasında takılmam belki de hoş değil ama...her neyse. Ne zamandır aktif değilim buralarda, sanırım hiçbir zaman aktif olmamıştım da ilk kez bu kadar boşladım. Yazıların çoğunu silince blog iyice kuraklaştı.

Şekil A
Tüm arkadaşlarım sözleşmiş gibi memleketlerine gidince tüm zamanım oyun oynamakla geçti. Birkaç otome oyunu oynamaya çalıştım ama pek odaklanamadım. Neden mi? Kendimi ana karakterin (yani MC) en yakın arkadaşına üzülür halde buldum çünkü.''Ne saçmalıyorsun?'' Anlatacağım. Şekil A'daki arkadaş yani Fuko, MC'in ev arkadaşı. Hayatındaki tek dert buymuş gibi sürekli MC'i destekliyor, ona aşk hayatı hakkında öğütler veriyor. MC kızcağıza bir kere bile sormuyor ''Sen neler yapıyorsun?'' diye. O kadar hengamenin arasında iki sohbet edecekken hemen ana erkeğimiz geliyor kızı bir yerlere sürüklüyor ve Fuko yalnız kalıyor. :( Tamam, otome oyunu oynayanlar diyecektir ki ''İyi de otomeler zaten böyledir.'' Sonuçta bizim yakın arkadaşımıza bir kaç bölüm ayırcak halleri yok. Gerçek hayatta ben de bir Fuko olduğum
kinliyim sana MC
için bu kıza bu kadar taktım belki de. Her şey sene başında ev arkadaşıma ''Sevgilin ara sıra bizde kalabilir, sorun değil.'' dememle başladı. Keşke ''ara sıra'' kısmını vurgulasaydım hehe. Sonuç olarak biz göt kadar evde üç kişi yaşamaya başladık. Oturup saatlerce muhabbet ettiğim arkadaşımı aynı evin içinde bile göremez oldum. Onlar kendi aşk hayatlarını yaşayıp evcilik oynarken benim konumum ise ara sıra ekrana çıkıp iki çift laf edilen Fuko oldu. ''Sevgililik gerçekten de 24 saat birlikte olmayı mı gerektirir?'' diye düşünürken ilişkilerden iyice soğudum. Geçen sene eski ev arkadaşım yanımdan gittiği için dört aylık bir dönemde yalnız yaşamıştım, şu an ise bir farkı yok açıkçası. Aslında tek farkı dışlanmanın verdiği etki ile daha sinir bozucu olması. Bunu ev arkadaşımla konuşup ''Evet,haklısın.'' cevabını alsam da mevcut durumda pek bir değişiklik görememem daha sinir bozucu. Belki de fazla bunaldım. Bölümümü hiç sevmediğim için dersler ve sınavlar işkence gibi geliyor. Tekrar sınava girsem bile okulun uzaması, tüm konuları unutmuş olmam, çevre baskısı vs. Bunun dışında tekrar nükseden korkularım... (Evden çıkınca yine elimin ayağımın titremeye başlaması gibi.) Gerçeklikten kaçıp kendimi hayal dünyama hapsetmişken dış dünyada birikmeye devam eden sorumluluklar. Belki de ''20'li yaşlar bunalımı'' böyle bir şeydir. (Böyle bir şey var mıdır ki?) Kafamı toplayıp yoluma devam etmem gerektiğini biliyorum ama nasıl toplayacağımı bilmiyorum. Yazdıklarımı tekrar okuyunca aklıma ilk gelen ''Ana karakter olabileceğim bir hikaye yaratıp kendime bir yol çizmeliyim.'' Ama nasıl?

16 Ocak 2017 Pazartesi

 Yaklaşık bir sene önce yine ilk dönem bitmişken yalnızlıktan bunalıp bloğumda almışım soluğu. Tekrar aynı durumda olmam hakkında ne hissetsem bilemiyorum. Yine boş bir yurt ve yine karanlıkta oturup iki kelimeyi bir araya getirmeye çalışan Merdiven Çocuk. Artık kendime nasıl bir yol çizmem gerektiğini bilmiyorum. Tüm kelimelerim tükendi ve deneyecek başka bir yol bulamıyorum. Bomboşum. Belki de bununla lanetlendim. Belki de artık kendimden bir şey beklememeliyim. Hiçbir tutkusu ve yeteneği olmayan, bu dünyadan hiçbir iz bırakmadan gidecek olan bir insan evladıyım işte. En çokta kendimi nerede kaybettim onu merak ediyorum. Hayır, ''kendini kaybetmek'' olmadı belki de. Ben asla kendimi bulamadım ki.

22 Kasım 2016 Salı

 İki gün sonra arkadaşlarla planlanmış bir buluşmaya gitmemek için trajik bir şekilde ölmeyi hayal ediyorsam tekrar başa dönmüş olma ihtimalim var. Yine insanların içinde huzursuz ve yorgun hissetmem bir yana o gün ''o''nu görecek olma ihtimalim kalbimde kötü bir etki yapıyor. İçimde hala ona karşı duygular kaldığından değil, öyle olsaydı mutlu ve heyecanlı olurdum. Aksine hiçbir duygum kalmadı ve hissettiğim duygulardan da utanıyorum. Aslında utanmamam gerek, farkındayım ama bazen geçen seneye gitmek ve o anları silmek istiyorum. Hayatımın en güzel anlarını o zamanlar yaşadığımı düşününce aslında bunu yapmak istemem ayrı bir dengesizlik. Ne zaman mantıklı düşünen bir insan oldum ki zaten?

5 Ekim 2016 Çarşamba

Sabahın köründe kalkıp derse gitmem gerekiyorken, gazı kaçmış kola içerek bu satırları yazmam da bir yanlışlık var.  Aslında yanlışlık, hayatımda her şey düzgün giderken hüngür hüngür ağlamam. Ama belki de asıl yanlışlık kalbimde bir türlü dolamayan ve bir kara delik gibi beni içine çeken o boşlukta. Kendimi dünyanın en nankör insanı gibi hissediyor ve bunu işlenebilecek en büyük günah olarak kabul ediyorum. Duvarların inceliğinden dolayı kulağıma çalınan kahkahalar ise daha iyi hissetmeme neden olmuyor. Bir yanım arkadaşlarıma gidip deli gibi ağlamak ve ilgi istemek, bir yanım ise hayatımdaki tüm insanlarla iletişimimi kesip bu odada çürümek istiyor. Değersizim ve yaşamayı hak etmiyorum. Masamda duran bıçak bana büyük bir çekicilikle göz kırpıyor ve ‘’Fiziksel acılar ruhsal acıları hafifletir.’’ diyor. Bense olası bir yara izini eve döndüğümde annem fark ederse nasıl açıklarım diye düşünüyorum. Kendime zarar verdiğimi fark edip zorla kazandığım özgürlüğüm de elimden alınabilir. Gerçi annemin kendime zarar verdiğime inanması için ancak karşısına geçip kendimi kesmem gerekir. Çünkü ona göre gayet normal ve sağlıklı bir insanım. Bunu yapabilecek en son kişi bile değilim. 
 Bomboş hissediyorum. Ağlarken ellerimi nereye koyacağımı bilemiyorum. Kalkıyorum, yatıyorum ve hıçkırıklarım duyulmasın diye nefesimi tutuyorum. Birkaç saat sonra kalkıp derse gideceğim ve ders sonrası arkadaşımla sigaralarımızı tüttürürken ona bu düşüncelerimden bahsetmemeye çalışacağım. Gerçekten arkadaşlarımdan yardım istemeye hakkım var mı? Onların kafalarını bu saçmalıklarla doldurmaya hakkım var mı? Hayır, bir bilseniz. Ben sizi istemediğim için buluşmalara bahane bulmuyorum. Sizi çok seviyorum, keşke bilseniz. Sizi kendi saçmalıklarımdan koruyorum. Bilmiyorsunuz. Korkuyorum da denilebilir. Siz bensiz de yaşarsınız ama ben size bağlandığım takdir de sizsiz yaşayamam. Bu yükün altına girebilir misiniz? Size kalbimi açarsam ve siz de bir gün giderseniz, buna dayanamam.  İşte o zaman, bıçağımın çağrısına cevap veririm ve hak ettiğim sonu bulurum. Artık samimiyetsiz gülüşlerden, katılmak için tüm enerjimi harcadığım sohbetlerden kurtulmuş olurum. 
 Merak ediyorum, hayatımda kendimi sevdiğim bir an oldu mu? 


Not: Yazıyı gece yazdım, elektrik yoktu yükleyemedim. Ayrıca uyanamayıp derse yetişemedim.

8 Eylül 2016 Perşembe

 Öyle bir yazı yazmak istiyorum ki, bittiğinde tüm karmaşalarımdan sıyrılmış olayım. Tüm kafa karışıklığım son bulsun ve zihnimdeki o kara leke silinsin. Ama olmuyor dostlar. Kendimi tekrar edip duruyorum ve sanki kurtulamadığım bir döngü ile lanetlenmiş haldeyim. Merak ediyorum şu günlerde, beni hayata bağlayan hayallerimden ne zaman vazgeçtim? Çokta dileğim yoktu aslında. Sadece yaşamak istemiştim. Dinlediğim müziğin tadını çıkarmak, saatlerce zevk alarak kitap okumak istedim. Korkusuzca gezmek, derin derin uyumak istedim. Kendimle yaşayabilmek istedim. Sadece nefes almak istedim. Olmadı, çabaladım, yine olmadı ve artık uğraşmaktan çok sıkıldım. 
 Shameless izliyordum. Ian, psikolojik hastalığa sahip birisi olarak aslında ''engelli'' olduğunu ifade etti.  Doğruydu. Bunların hepsi birer engeldi sonuçta ama toplumda aynı eşitlikte görülmüyordu. 
 Düşünün ki tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş ve ''Tek istediğim diğerleri gibi koşmak.'' diyerek ağlayan birisine bakıp ''Ama sen yeterince çabalamıyorsun. Bahane üretip duruyorsun.'' dedim. Ne kadar tepki çekerdim değil mi? Oysaki yıllardır karşılaştığım tepki buydu. İnsanların tek yaptığı karşıma geçip hiçbir halta yaramayan öğütler verip beni yeterince çabalamadığım için küçümsemeleri veya şımarıklıkla suçlamalarıydı.
 Benim engellerimin görünmüyor olması size onları küçümseme hakkı vermez. Benim acılarımla dalga geçme hakkı vermez. Ve onları yaşamışta biliyormuş gibi bana akıl verme hakkını hiç vermez. O kadar senelik çabadan sonra başa dönmek artık kabullenmemi sağladı. Ben bir engelliyim ve yapamayacağım şeyler var. Belki de en başından beri uğraşmayı kesip kendimi nasılsam öyle kabul etmeliydim. Sıkıldım, yoruldum ve artık dayanamıyorum. Gerçekten kurtulacağım anın ise ölümüm olduğuna karar verdim. Zaten bu dünyayı küçüklüğümden beri sevmedim, bana hiç uymadı. Bu yüzden ne zaman mezarımı düşünsem içime bir huzur dolar. Düşünsene en büyük düşmanın ölüyor, kurtuluyorsun. Mis gibi. O zamana kadar ise hayatımı insanlardan uzakta boş boş gezerek doldurmayı düşünüyorum. Daha fazla yorulmak istemiyorum çünkü.

18 Haziran 2016 Cumartesi

Yine Kısacık...

Kalbini kırdığım insan sayısına baktığımda aslında bu yaşadıklarımı hak ettiğimi düşünüyorum. Gerçi karmanın bir gün gelip bana tekmesini atacağını biliyordum. Oldu ve bitti işte. Umarım ödeşmişizdir.

29 Mayıs 2016 Pazar

..

 Bu senenin özetini geçmem gerekirse aynı şekilde günlüğüme yazdığım cümleleri buraya geçirmek isterim. Nasıldı bu sene? Kuytu bir kenar mahallede iki kuruş için dilenen bir dilencinin başından aşağı güller dökmek gibiydi. Yani böylesini hak ettim mi? Hak ettiysem bile ihtiyacım olan bu muydu? Bilemiyorum. Anlam veremedim. Hayat beni bu kadar yıpratıp bitkisel hayata soktuktan sonra önüme lezzetli yemeklerle gelmesi garip ve komik geldi. Aslında şu an kafam pek iyi değil yani ne yazdığımı tam olarak ben bile bilmiyorum. Sadece klavyeye basıyorum. Şu an yaptığım büyük nankörlük ayrıca. Hayatım böylesine güzelken gelmiş buraya saçma sapan şeyler yazıyorum. Çok mükemmel olaylar yaşamadım aslında. Arkadaşlarım oldu. Evet, bu bile benim için büyük bir şey inanır mısın? Aşk acısını bile tattım bu sene ve evet bu benim güzel bir deneyim. Tabii o kadar insan dururken gidip öğretmenimden hoşlanmam da iyi bir başlangıç olmadı. Yani imkansızlığı da tattım bu sene. Her neyse. Yine de sonuç olarak bir dilencinin üstüne en pahalı gülleri dökseniz bile bir dilenci hayatının sonuna kadar dilenci olarak kalır değil mi? Sadece oturduğu yerden güllerin kuruyup gitmesini izler durur. Mutlu olmuştur tabii ama dediğim gibi ihtiyacı olan şey bu muydu? Bilinmez.

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Uzun Zaman Sonra

 Annem hep derdi bana, büyük konuşma, diye. Kızardım çünkü ''Yapmam.'' dersem yapmazdım ben. Bu söylediğime bilgisayarın ekranına üflediğim sigara dumanı bile gülüyor artık. Sigara mı? Hayatta denemem bile! Anlamam millet nasıl o kadar para veriyor? Kendini kesmek nedir ya? Hangi soruna çözüm buluyor ki bu? Alkolse tam para israfı işte. Peki ya aşk? Abartılmış bir duygu, inanmıyorum ben var olduğuna. İşte ben bu seneye koyacak olsam bir isim ''Tükürdüğünü Yalamak'' derim. Aslında inanmıyorum dediysem aşka, bu biraz da kendi kıskançlığımdan. Etrafımdaki herkes birilerine karşı güzel hisler beslerken ''Ben insan değil miyim?'' diye düşündüğüm çok olmuştur hatta ''Ne kadar imkansız olursa olsun çıksın artık karşıma.'' demişliğim de. İşte ikinci bir hayat dersi! ''Ettiğin duayı dikkatli düşün, gerçek olabilir.'' Pekte bir şey yazasım yok açıkçası, bloğuma bir şeyler karalamak istediğimden geldim ben. Anlatmak isterdim tüm senemi detaylarıyla ama kelimeler dökülemiyor bir türlü. Bu imkansız aşkı ise Roromiya'ya anlatarak bir hayli kafasını şişirdim, burdan da kendisine çok teşekkür ederim. Sen yine de bir ışık görüyordun ama gerçekten imkanı yok bu işin. Yaptığım tek şey ismimi vermeden korkakça ama duygulu bir mail atmak oldu. İsmimi açıklayacak cesaretim yoktu ama ilginç şekilde maili okuyunca ben olduğumu anlayacak gibi hissettim. Ne büyük aptallık! Beni tanımıyorken daha nerden bilecek ki o satırları benim yazdığımı? Hoş, aşk mektubundan çok teşekkür mektubuydu. Depresyonumun en dibine vurduğum vakit beni o dipsiz kuyudan çıkardığı için. Denediğim onca yöntem boşa gitmişken tek bir gülüş değiştirdi beni. Mutluyum, bu hislerden hiç şikayetçi değilim. Yine de isterdim o gülüşün sebebi olmayı.

21 Ocak 2016 Perşembe

-




 İyi geceler! Merdiven Çocuk boş bir kız yurdundan bildiriyor çünkü herkes memleketine gitti ve ben buradayım çünkü sınavlarım hala devam etmekte. Artık yapacak bir iş kalmayınca internette boş boş dolaşırken buldum kendimi sonra ansızın bir yazma isteğine kapıldım. Kafamda belki bir konu yok aslında, daha çok üstüme yapışmış yalnızlık duygusunu azaltmak için yazıyorum. Yalnızlığı sevmiyor değilim hatta benim yalnız olmam gerekiyormuş gibi geliyor, bunun mantıklı bir nedenini yazamam sanırım ama hislerim bu şekilde. Küçüklüğümden beri her zaman yalnız öleceğimi düşünmüşümdür ama bunca senedir yalnız olan ben bile ara sıra bunalıyorum. Tatilde arkadaşlarımın ve ailemin yanına gidecek olmam bile bu yalnızlığımı hafifletemiyor.
 Buraya okulu bırakma düşüncem hakkında yazmıştım ve bunun üstüne düşündüm. Başta üniversite okumak anlamsız geliyordu ama derinlemesine düşününce aslında okumanın bana çok şey kattığını fark ettim. Sadece dersler bazında değil bu, karşılaştığım her şey bana yeni bir tecrübe kazandırıyor. Kendimi bir yere kapatarak nereye varabilirim? Böyle mutlu olur muydum? Sadece kaçmaya devam ederdim sanırım. Kendimi zorlamayı sevdiğimi fark ettim ayrıca, vazgeçmeyi kendime yakıştıramıyorum. Öte yandan da dünyadaki bu kısıtlı zaman için harcadığım onca çaba bana komik geliyor. Yine de geçmişime bakınca geliştiğimi ve güçlendiğimi hissediyorum, aslında bu benim için gurur verici bir şey çünkü bu engelleri aşarken hep tek başımaydım. Evet, her neyse.
 Hazır hiç kimse yokken hıçkıra hıçkıra ağlasam ne kadar rahatlardım diye düşünüyorum. Ne zamandır içimde bir ağlama isteği olsa da eyleme dökülmüyor bir türlü. En son Aoi Bungoku izlerken gözümden birkaç yaş damla düştü ama gerisi gelmedi, yalnız ne güzel animeydi ya o.
 (ve ben bu satırları yazarken insanlar dışarıda gülüşerek kar topu oynuyor gerçekten birbirine kar atmanın neresi zevkli? sanırım bayağı sıkıcıyım ben ya.)
 Bu arada yine değiştirdim blogger resmimi ama bu son olacak galiba -en azından uzun süreli olacak-. Bu resim hem içimde birdenbire patlayan Hetalia aşkının sonucu hem de England'ın kırık gülümsemesinde kendimi gördüğüm için.
 -uzun yazabilenlere özeniyorum-

2 Ocak 2016 Cumartesi


 Beynimizde bilgileri topladığımız yeri kocaman bir arşiv odası gibi düşünün. Hayatınız boyunca aklınıza kaydettiğiniz gerekli ve gereksiz tüm bilgiler burada. Adresiniz, telefon numaranız, sevdiğiniz insanların doğum günleri, zorlukla ezberlediğiniz matematik formülleri… Şimdi de birisinin bu odaya girdiğini ve ifadesiz bir suratla her şeyi ateşe verdiğini düşünün. Her şeyi yavaş yavaş unutmaya başladığınızı düşünün. Birisi telefon numaranızı sorduğunuzda bile boş boş baktığınızı düşünün. Beş dakika önce görüştüğünüz insanın yüzünü unuttuğunuzu düşünün. Beyninizdeki yangını durduramıyorsunuz ve ateş büyüdükçe sizi bitmek bilmeyen bir öfkeye çekiyor. İşte benim hayatım bu.
 Her zaman neden böyle bir insan haline geldiğimi düşünürüm. Çoğu insan kendini dünyanın merkezinde sanarken benim neden kendime layık gördüğüm yerin bir çöp tenekesi olduğunu düşünürüm. Neden bir türlü kendimle barışamadığımı düşünürüm. Tüm zamanım düşünmekle geçer ama hiçbir noktaya varamam.
 Evet, biliyorum tabii. Sınıftaki kızın kendini ‘’prenses’’ sanıp etrafına ışıklar saçması, benim öte yandan tüm karanlık enerjim ve suratsızlığımla herkesi terslemem birdenbire olmadı. Her şey iyiyken birdenbire uyanıp kendime güvensiz bir ezik olmadım. Bunlar insanların farklı yollardan geçmiş olmasıyla ilgili. Aslında bunlar daha çok ailenle ilgili.
 Bugün dondurucu soğukta kütüphaneye yürürken ve kütüphanede yeni kitaplar seçerken ailemden neler öğrendiğimi düşündüm.
 Ailem bana küçüklükten beri kendimi değersiz biri olarak görmem gerektiğini söyledi. Hayır, bunu yüzüme karşı söylemediler ama davranışlarının alt mesajında bu vardı. Bana hep insanların gerisinde durmam gerektiğini söylediler. Yeteneksiz olduğumu ve kendime güvenmememi söylediler. Bana olan davranışlarıyla çoğu şeye aklımın yetmediğini ve hep diğerlerine uymam gerektiğini öğrettiler. Asla zorluk çıkarmamamı ve ezilip geçilmemi.
 Aslında nerdeyse yirmi yaşına gelmiş birisi olarak bu davranışlarım için ailemi suçlamak biraz çocukça geliyor ama şu anki kişiliğimin temellerini onların attığı gerçek.
 Bunu bana rehberlik hocamda söylemişti. Örneğin annem bana ‘’Senin dershane masrafın yüzünden yeni koltuk takımları alamadım.’’ dediğinde çok takmamış olsam da alt mesaj olarak ‘’Sadece yük oluyorum.’’ mesajı aldığım bir gerçek. Yoksa hiç kimse çocuğunu tacize uğradığında buna ses çıkartamayacak birisine dönüştürmek istemez.
 Örneğin anneme göre dışardaki insanlara asla güvenmemem gerekiyordu. Dış dünyaya açıldığımda başıma kesinlikle kötü bir şey gelirdi, ben de ona inanıp odama kapandım. İçime kapandığım için bana kızdı. İnsanları hep terslediğim için beni garipsedi. Hiç kimseyle tanışmak istemediğim için beni azarladı. Bende kulaklığımı takıp dediklerini umursamamaya başladım, çocukluk dönemim geçmişti artık ama o alt mesajların hepsi bu kişiliğimi oluşturmuştu.
 Ailemin bana verdiği alt mesajlar ve benim edindiğim tecrübelerle birlikle değiştim. İkiyüzlü, hiç kimseyi sevemeyen ve öfkeli birisi oldum. Tüm dünyaya siktir çektim, dünyanın da umurunda olmadı ben de bildiğim gibi yaşamaya devam ettim. Yazdım, yazdım, yazdım. Hiçbir sonuca ulaşamadım ama yazmaya devam ettim. Her şeyden kaçan bencil birisi oldum ve bundan hiç rahatsızlık duymadım. Başkasının doğrusunu kabul etmeyen ve yalnızlığımla yaşayan birisi oldum. Hayatta hiçbir anlam bulamadım.
 Psikoloğa gittim ve bana yaşamam için bir sebep vermesini söyledim. Bir hafta sonra klişe bir konuşma yaptı ve ‘’Her şeye rağmen yaşamalıyız.’’ dedi. Boş boş baktım, bu hayatımda duyduğum en aptalca nedendi. ‘’Anladım.’’ dedim ve bir daha da gitmedim. Zaten sadece arkadaşımın baskısı sonucu katılmıştım. Bir daha gitmeyerek bir saat boyunca gergin bir bakışmadan onu da beni de kurtardım.  Sonra Nietzsche’nin ‘’Yaşamayı bilmeyenleri seviyorum, isterse batan olsunlar zira onlar aşanlardır.’’ lafını hatırladım ve iyi hissettim. Yaşadıklarımla ve tercihlerimle bu noktaya geldim ve her şeye rağmen pişman değilim. Zaten beynimdeki yangını çıkartan kişi de bendim.



20 Aralık 2015 Pazar

Yararsız Bir Yazı Daha




  Herkese selam! Depresif Merdiven Çocuk oturum açtı. Aslında yazacak adam akıllı bir şey olmamasına rağmen içimdeki yazma aşkına engel olamadım. Dün tüm gün yatıp ölümle ilgili düşünmüşken bugün mutlu hissediyorum. Ruh halimin bu kadar çabuk değişebilmesi sinirlerimi bozuyor. Son günlerde anime izlemeye başladım -özlemişim-. Bu aralar yurilerden gidiyorum, içimdeki yuri sevgisi gittikçe artıyor.
 Bu arada her hafta psikoloğa gittiğimi biliyor muydunuz? Okulun ücretsiz rehberlik servisini sömürüyorum. Daha önce toplu terapiye katıldığımı yazmıştım. Heh, bıraktım onu. Aradığımı bulamadım çünkü. Ne arıyordum ki zaten? Terapinin amacı sosyal fobili insanlara yardım etmekti. ama çok sıkıldığım için bıraktım. Sonra bir arkadaşımın ısrarlarıyla kişisel görüşme için randevu aldım. Hoş, sadece iki haftadır gidiyorum şu anlık bir yorum yapamayacağım. Her şeyden kaçma eğiliminde olduğum için bir daha randevu almayayım diyorum ama ikidir adam benimle çıkışa kadar gelip ben randevu alana kadar bekliyor. (Kaçma eğilimimi fark etti belki de.) Bana iyi gelen her şeyden neden kaçmak istiyorum?  Belki de bu hafta psikoloğumun dediği gibi kendimi çok değersiz gördüğüm için. Kendime olan bakışımı anlattığımda suratında şaşkın bir ifade oluştu zaten. Sürekli ''Hayatta önemsediğim tek kişi kendimim.'' dememe rağmen bunun koca bir yalan olduğunu biliyorum. Ben kendimle yaşayamıyorum.
 Bir hafta önce birkaç günlüğüne eve gittim. Biraz kafa toplamak ve yalnız kalmak için. Aslında istediğim tek şeyin odama tıkılıp kalmak ve hiç dışarı çıkmamak olduğunu fark ettim. Ne okumak istiyorum ne de çalışmak. (Hayır, tabii ki de zengin koca hayali de kurmuyorum.) Bunu anneme söylediğimde azar işitmeyi beklesem de beni şaşırtacak şekilde ''İstemiyorsan okuma.'' dedi. Çok şaşırdım ve okulu bırakmayı ciddi ciddi düşünmeye başladım. Şu anlık tam bir karar vermedim. Sanırım kendime biraz zaman daha vereceğim.
 Geçen gün bir sunum yaptım. Nasıl olur hiç anlamam ama ne zaman sunum yapsam insanlardan iltifatlar duyarım. Sunumu yapıp oturduğumda hoca diğerlerine sunum hakkında yorum yapmalarını istedi. (Her öğrenciye yaptı bunu tabii.) Arkadaşlarım benim için ''Çok ciddiydi.'' ''Kendine çok güveniyordu.'' gibi olumlu yorumlarda bulundular. En son hoca benim güçlü bir kız olduğumu söyledi. (Alt tarafı beş dakika sunum yaptık yahu.) Gülümsedim ve teşekkür ettim. İçten içe böylesine çökmüşken dışımdan nasıl güçlü gözükebildiğimi merak ettim.